• Yağmur Kaya

yemekte ne var?

Olur ya söyleyecek bir şeyin de olmaz konuşamazsın, ya da Oruç Aruoba'ya kulak verip, birini ona söyleyecek bir şey bulamadığın için ararsın, onu artık görmeyeceğini söylemek için beklersin, ya da onu görmemeye dayanamadığın için terkedersin. Bugün iki düşünce arasında aklıma geldin, umarım iyisindir. Yorgun göz altlarından öpüyorum seni.

Tuhaf bir güne uyandım bugün. Bayram. Ama karantinada. Arkadaşlarımla olmayı tercih ettiğim için ailemle olmadığım bayramlar tamam, ailemle vakit geçirmek istediğim için arkadaşlarımla deniz tatilinden vazgeçtiğim bayramlar da tamam ama bu başka. Hepsinden ayrı olmayı ben tercih etmemiştim. Canım biraz sıkkın, yarına geçecek bir keyifsizlik. Ne yapalım, kahve yaptım ben de. Üzülmek için biraz zaman verdim kendime. Bugünün biraz böyle geçmesine müsade edeceğim. Hem yalnızlıktan sığınır gibi, çok da istemediğim birilerinin yanında olmak da gelmiyor içimden zaten. İnsan sevdiklerinden değişik zorunluluklarla uzakta kalınca böyle hissediyor demek ki. Buruk.


Anneannem her bayram sabahı patates kızartması yapardı kahvaltıda bize. Dedemle ikisi erkenden uyanırdı, anneannem tavukları bahçeye salardı, dedem biz uyandığımızda bayram namazından çoktan dönmüş olurdu, kravatını, ceketini giymiş, hazırlanmış olurdu ki bu onun bayrama özel giyimi de değildi. Mutfaktaki kızartma kokularına doğru hepimiz birer ikişer çekilir, otururduk sofranın etrafına. Bütün ailenin köydeki o küçük evde buluştuğu kalabalık bayramları severdim. Kalabalık ailelere hep çok özendim, özlemimi giderirdim. Hatta bir keresinde on yaşlarındaydım sanırım, teyzemler gelemeyeceklerini söyleyince çok üzülmüştüm. Akşam on gibi kuzenlerimle birlikte birden kapıda belirmişlerdi. Mutluluktan aklımı kaçıracak gibi olmuştum ve sanırım sürprizlerle de o gün tanıştım. Ama zaten bu zorunlu ayrılık hali olmasa da çoktandır kalabalık bir araya gelmelerimiz bitmişti. Bi’ kere dedem ayrılmıştı masadan. Çil yavrusu gibi dağıldık biz de, pek bir meşgul oldu herkes, öncelikler değişti, aile bağlarından daha kuvvetli bağlar bile kurduk başkalarıyla belki, belki mümkünlüğünü keşfettik. Belki bir şeylerden bezdik, sınırlarımızı öğrendik.


Biraz balkona çıktım, ayaklarımı balkon duvarının üzerinde uzattım güneşe, yüzümü gölgeye sakladım. Yarı açık yarı kapalı gözlerle içtim kahveyi. Sonra biraz kendime gelince dedim “kalk”, bu böyle olmayacak. Coşmasak da durmayalım bari. Girdim içeri güzel bir kahvaltı hazırladım, gelenek bu ya, bir de patates kızarttım. Bu bayram da böyle olsundu, ne yapalımdı. Yeniden karşılaşana kadar tanrı bizi avuçlarında korusundu.*


Bütün telefon bayramlaşmalarından sonra yine biraz buruk hissettim. Tekrar balkona çıktım, güneş çekilmiş, gölge gelmiş, tam şimdi oturulur olmuş. Bilgisayarı açtım, biraz öykü yazmaya niyetlendim.


İstanbul’un denize yakın semtlerinden birinde, “kime sorsan bilir” o büyük parkın karşısında, köşedeki fırını dönünce, biraz ilerleyip üç paralel sokağın tek kasabını da geçince, sakin bir sokağa çıkacak yolun. Sokağın tam ortasında eski bir apartman göreceksin, bahçe duvarının köşesindeki iki metreyi görememiş vişne ağacından tanıyacaksın onu. Apartmanın kapısına kadar iki kısa taş duvar eşlik edecek sana, arkasında çocuk boyu ortancalarla.


Mevsimlerden yaz, okullar yeni kapanmış. Çocuklar uyanır uyanmaz kahvaltı yapıp vın! Koşuyorlar sokağa. Düşe kalka bisiklete binenler, iki kocaman taştan kale yapıp “aylık” oynayanlar, tebeşirle yere küçük kutular çizip seksek diye zıplayanlar, bağıranlar, kızanlar ve küsüp ağlayanlar. Sokak tüm gün durulmuyor, öğle yemeği saatinde bile. Sokağın yaz döngüsü başladı.


Akşam ezanın okunmasına neredeyse bir saat var. Sekizi beş geçiyor, camı açık mutfaklardan, balkonlardan çatal bıçak sesleri gelmeye başlıyor. Daire 8’in penceresinden bir kadın aşağı sesleniyor:


“Samet, hadi yemeğe!”


Samet yedi yaşlarında, yazıları okuyabilmenin verdiği cesaretle kocaman sayıyor artık kendini, bütün gün sokakta oynamaktan, çamura düşen toplara tekrar tekrar vurmaktan, bacaklarında siyah izler yer etmiş, sabaha kadar arkadaşlarıyla oynamak istiyor ama biliyor, on dakika içinde herkes artık evine gitmiş olacak. Bisikletiyle ani bir fren yapıp sol ayağı pedalda, sağ ayağını yere koyuyor, kafasını kaldırıp bağırıyor annesine:


“Yemekte ne var?”


***


Daire 1’de, giriş katında apartmanın, sessiz bir aile oturuyor. Manav baba, ev hanımı anne, üniversiteye giden kızları ve ortaokula giden oğullarıyla. Süleyman Bey hale gitmek için her sabah 4’te kalkıyor. Poşet çay ve ekmeğin arasına koyduğu iki çatal peynirle kahvaltıyı geçiştirmeye çalışıyor çünkü biliyor, tezgahları kurduklarında küçük bir çay sofrası hazırlayacaklar. Ama eşi razı olmuyor, her sabah Süleyman Bey’in arkasından kalkıp, o daha yüzünü yıkayana kadar hızlıca bir sofra kuruyor. Hiç değilse bir domates kesiyor. Öyle aç acına halde ürün mü aranırmış, aç giderse malın kötüsü bile gözüne güzel görünürmüş, allah korusun tezgahının bereketi kaçarmış. Şimdi yesinmiş, sonra gerekirse pazarda arkadaşlarıyla bir daha yermiş.


Beyaz metal ayaklı, sunta tablalı, katlanır masa açılmış, üzerine meyve desenli plastik örtü serilmiş, yarısı boş, litrelik kola şişesi çıkmış, ilk evlendiklerinde gazete kuponlarıyla alınan mavi çiçekli beyaz tabaklar, çatallar, bıçaklar, limonu sıkılmış-yağı dökülmüş salata yerleşmiş, her şey sofrada, herkes aç, tencerelerin altı yeni söndürülmüş, bekliyorlar. Derken kapı çalıyor.


Ayakkabılarını topuklarına basarak çıkartıp giriyor içeri Süleyman Bey, belli bugün bereketsiz geçmiş, keyfi yok ama kimseye açık etmek de istemiyor, yemek yiyip, televizyona ne oynadığından bihaber bakarken içeceği iki bardak çayın ardından kendini yatağa koyverip uyumak istiyor bir an önce, dinsin diye bu bitmez gibi gelen sırt ağrıları. Sağ kolu hafif tozlanmış ceketini çıkarıp kapının arkasındaki ahşap askılığa asıp, elini yüzünü yıkamak için banyoya yöneliyor. Kafasını çevirmeden içeri sesleniyor:


“Yemekte ne var?”


***


Leyla iki sene önce mezun oldu üniversiteden, eczacı artık. Çalıştığı eczaneye yakın olsun diye buraya taşınmış, daire 2’ye. Haftanın birkaç günü nöbete kalıyor. Ertesi gün işe gitmeyecekse eğer -ki bu haftanın yalnızca bir günü demek-, eve heyecanlı ve sık adımlarla gelip, güzel bir yemek yapıp kendine, bir kadeh şarap koyuyor. Camının önünde açan, bahçedeki ortancalara bayılıyor. Cezvenin başında yumurtasının kaynamasını beklerken her sabah, mavi ortancayı mı yoksa pembeyi mi daha çok sevdiğine bir türlü karar veremiyor.


Saat sekizi beş geçiyor. Yemeğini anca hazırlayıp fırına koyduğu için, kırk dakika pişmesini bekleyecek şimdi. Bir kadeh şarap dolduruyor, salonda, apartmanın sol tarafına bakan penceresinin önündeki koltuğa yerleşiyor. Sarı ışıklı abajuruyla aydınlanıyor oda, mutfak nişindeki davlumbaz ışığı ile bir de. Camı yaz serinliği için hafif aralayıp, sehpanın üzerinde duran kitabını alıyor, son kaldığı sayfayı açıyor, sıradaki öyküyü okumaya başlıyor:



Yorgun göz altlarından öpüyorum seni


Gel, hoş geldin. Aç mısın? Oturmak mı istersin, yoksa bir şeyler yemek mi önce? Belki bir yorgunluk içkisi istersin, ya da duşa mı atmak istersin kendini? Anlatacaklarını merak ediyorum ama sakinim artık, aceleyle üzerine gelmiyorum. Bak ben bir sandalye çekip oturacağım, bekleyeceğim konuşmaya başlamanı. Sen hazır hissettiğinde. Üçe kadar sayıyorum içimden..


Üç.



Yaşadığın yılların ağırlığı göz altlarına birikmiş gibi gelirdi bana, sanki onları öptüğümde ruhuna dokunacakmışım gibi hissederdim. Seni hep göz torbalarından öpmek isterdim belki iyi ederim ruhunu diye, haberin yok. Oysa insan yalnızca kendini iyileştirebiliyormuş. Birinin yanında olmak iyi geliyorsa da bunu kendi fark ediyormuş, yani şey gibi, sen elmayı seviyorsun ve ağacını sulamak istiyorsun diye, biliyorsun işte.. Elma armuta vurgunmuş. Ah!


Olur ya söyleyecek bir şeyin de olmaz konuşamazsın, ya da Oruç Aruoba'ya kulak verip, birini ona söyleyecek bir şey bulamadığın için ararsın, onu artık görmeyeceğini söylemek için beklersin, ya da onu görmemeye dayanamadığın için terkedersin. Bugün iki düşünce arasında aklıma geldin, umarım iyisindir. Yorgun göz altlarından öpüyorum seni.



Bir sayfadan diğerine geçemeden telefonu çalıyor, annesi arayan. Üniversiteye İstanbul’a geldiğinden beri farklı şehirlerde yaşadıkları için hemen hemen her akşam arıyor, günü nasıl geçti, bir şeye ihtiyacı var mı soruyor, “bak baban da selam söylüyor” diye kapatıyor. Kitabı kenara bırakıp açıyor telefonu, önce gün içinde kimin ne yaptığını konuşuyorlar, anneannesinin, dedesinin sağlığını soruyor sonra, babasının yine televizyonun karşısında uyuyakaldığını öğreniyor sonra annesi bu saate kadar hala kızının aç olmasına hüzünleniyor ve merakına yeniliyor, telefonun ucundan titrediği belli olan ama gülümseyen bir ses geliyor:


“Yemekte ne var?”



Bıraktım. Aklıma bir şey geldi durduk yerde. Dün gece mi düşünmüştüm, önceki sabah mı yoksa? Konuya nereden gelmiştim bilmiyorum, kendi kendime şey demiştim:


“Bilmediğim bir yolda tek başıma yürüyebilirim ama aşina olmadığım bir arabayı süremem, tanımadığım bir evde uyuyabilirim, bir yabancıyla konuşabilirim ama kırgın olduğum birine hiç bir şey yokmuş gibi gülümseyemem.” Ne yazmaya niyetlenmişim acaba.


İki cümlede bir onlarca anıya düşmelerin, mutfağa gidip su getirmelerin, kahvenin demlenmesini beklemelerin arasında akşam olmuş, fark etmemişim. Acıktığımı da saate bakınca fark ettim, ne yemek yapacağımı bir türlü bilemedim, canım bir şey de istemedi. Annemi aradım.


Eskisi kadar olmasa da gelen giden bir kaç kişiyi ağırlamışlar, mezarlığa gitmişler, akşam üzeri ormana doğru biraz yürüyüş yapmışlar, biraz bahçeyle uğraşıp günü kapatmışlar, yemeklerin ısınmasını bekliyorlarmış, sofrayı kurmuşlar. O bana sordu ne yaptığımı, bütün gün yine nasıl evden çıkmadığımı, o koltuktan bu koltuğa geçtiğimi söyledim, “bir şeyler izledim, kitap falan okudum” deyip, kedilerin yaptığı bir iki komik şeyi anlattım sonra fikir olsun diye sorayım dedim:


“Yemekte ne var?”





*Bu bir İrlanda hayır duası imiş:


Yol seni karşılamaya çıksın,

Rüzgar hep arkanda olsun.

Güneş ışığı yüzünü ısıtsın,

Yağmur, tarlalarına nazikçe düşsün.

Yeniden karşılaşana kadar,

Tanrı seni avucunda korusun.


0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör