• Bahar Altın

Yürümek Üzerine


“Bir kez ayakları üstünde dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan.”


Hayatımızın ilk yılında yürümeyi öğrenip, kalan tüm ömrümüz boyunca bu eylemi otomatik olarak gerçekleştiririz. Yürümek: sağ ayağı ileri at, sonra sol, sonra tekrar sağ… Bizi işten eve, evden işe taşıyan veya gün içinde markete uğramak için yaptığımız yürüyüşlerden ziyade, bu günlük koşturmacanın içinde bunaldığın, sıkıştığın anlarda her şeyi bir süreliğine olduğu gibi bırakıp, kendine vakit ayırmak, belki düşünmek, belki uzaklaşmak ya da sadece farklı bir manzarayla karşılaşmak için yaptığımız yürüyüşler hayatımızda anlam buluyor.


Bu kadar robotik ve üstüne düşünmediğimiz eylem nasıl olabiliyor da aslında belki hiç fark etmediğimiz yönleriyle hayatımızda fark yaratıyor?


Frederic Gros, Yürümenin Felsefesi kitabında pek çok düşünürün hayatında yürümenin farklı yönlerini ve önemini anlatıyor ve insanı yürümeye teşvik ediyor. Eserlerini ancak yürürken düşünerek yazabilen Nietzsche, günde neredeyse 8 saatini yürüyerek geçirir. Yürürken düşünür, hayal kurar, migren ağrılarından uzaklaşır, bir yandan çalışmalarını tamamlar.


“Ben,” der Zerdüşt, "bir gezgin ve dağcıyım; düzlüklerden hoşlanmam ve görünüşe göre uzun süre kıpırdamadan oturamam. Beni bekleyen kader her neyse, yaşayacak daha neyim varsa, yürümek ve dağa tırmanmak olacak içinde: kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.”


Nietzsche düşünmek için yürürken, zihni boşaltmak için de yürümek mümkün müdür peki? Bir doğa veya sahil yürüyüşü, insanı içinde bulunduğu zaman ve mekandan koparıp, bir anda bambaşka bir perspektif sunan bir eylem haline gelebilir. Yürümeye başladıktan sonra tüm o üzerine çöken sorumluluklar, belki iş ortamında kafaya takılan bir diyalog, ertesi günkü işler veya geçmişten gelen anılar uzaklaşmaya başlar. Yürürsünüz ve yavaş yavaş zihninizdekilerden ibaret olmadığınızı, doğanın bir parçası olduğunuzu yeniden hatırlamaya başlarsınız. Karşınıza yeni çıkan her ağaç, gökyüzünde akan her bulut size aslında her şeyin sabit olmadığını, bir akış içinde olduğunu hatırlatmaya başlar. Zihin de öyledir. Devamlı düşünecek ve tutunacak bir şeyler arar, ve bulur da. Yürürken zihni bir süre oyalarsınız, yanından geçip gittiğiniz ağaçları sayarak belki, ya da ilk kez gördüğünüz bir manzara karşısında büyülenerek bir süre kimliğinizi bir köşeye koyar, sadece “eylemi gerçekleştiren” olursunuz. Bedenin devraldığı bu otomatik görev, zihinle bedeni ortak noktada buluşturmaya başlar. Ruh bedenin ritmini izler, yürüdükçe bacaklarımızı, ayaklarımızın altındaki zemini, soluğumuz havanın ciğerlere doluşunu hissetmeye başlarız. Tüm gün bir ofiste veya kapalı bir mekanda hapsolmuş, uyuşan beden uyanır ve yavaş yavaş ruh da eşlik eder bu uyanışa.



Bu yürüyüşler yalnız gerçekleşebileceği gibi elbette bir arkadaşla veya küçük bir kalabalıkla da yapılabilir. Ancak her yürüyüşçünün ritmi, rotası kendine hastır ve her yeni katılımcı, yürüyüşü kendine dönmek için gerçekleştiren birey için bir engel de olabilir. Bu konuda şöyle diyor Robert Louis Stevenson; “Yürüyüşten hakkıyla keyif alabilmek için yalnız olmak gerekir. İki kişi bile olsa yürüyüşe grup halinde çıktıysanız, buna sadece lafta yürüyüş denir, esasında pikniğe çıkmışsınızdır. Yürüyüşe yalnız çıkılmalıdır, çünkü yürürken özgürlük elzemdir, çünkü keyfinize göre durabilmeli, devam edebilmeli, istediğiniz yola sapabilmelisinizdir, çünkü ritminizi bizzat kendiniz belirleyebilmelisinizdir.”


Gros ise olayı içe dönme ve yalnızlık açısından ele alıyor; “Aslında bizi yalnızlığa sürükleyen çoğunlukla başkalarıyla karşılaşmaktır. Sohbet kendinden ve farklılıklarından bahsetmeye götürür kişiyi. Ve bu başkası bizi, tarihimiz ve kimliğimiz içindeki bencil ve yalanlar söyleyen özümüze taşır yavaş yavaş.”


Her ne için yürüyor olursanız olun, neye ihtiyacınız varsa; bedeni uyandırmak veya yalnızca zihni boşaltmak, ritminiz hızlı veya yavaş olsun, ister yalnız çıkın bu yürüyüşe ister alın yanınıza sevdiğiniz birini, rotanız bir yerde sona erdiğinde durup aldığınız bir derin nefesin size ne hissettirdiğine bir bakın. Belki tek ihtiyacınız olan şey buydu; her şeyi birkaç saat de olsa bir köşeye koyabilmek, kapandığınız o dört duvardan çıkıp sadece yürümek.


“Hadi gidelim, tam yol ileri!”

Arthur Rimbaud

0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör