• Mehmet Şimşek

tıpkı biz



İnsan ölmeyegörsün, her şey dünden hazır. Tabut hazır, mezar hazır, definden sonra mezarlıkta dağıtılacak pideleri belediye gönderiyor, mevlitlerde verilecek şekerler hazır.


“Vakitli gelseydin yetişirdin bana, birlikte açılırdık. Kaç gün kalacaksın?”


Güneş batmaya yakın. Salkımsöğüdün dalları suya değiyor.


“Daha buradayım.” diyorum.


“Geçen sene geldiğinizde anlamıştım ben. Memuriyet o kadar yaşlandırmaz adamı. Annenin acısına dayanamadı o. Bir senede söndü gitti. Vay benim güzel kardeşim be. Vay be tertip be!”


Ağır ağır büyüyor dalgalar. Uzaklara bakarken kıstığı gözleri doluyor.


“Abin ne yaptı?”


“Yedisi çıkınca döndü Fransa’ya.”


Bahçeye doğru yürüdük. Tarçın yerinden kalkmaya üşendi. Hüzünlü gözleriyle takip etti bizi. Cevizin dibindeki masaya oturduk.


“Hisli hayvandır, bakma sen miskinliğine. Anladı o da.”


Kulağımın dibinden bir sinek geçiyor.


“Belediyecileri çağırdıydım ben. Bunu alsınlar götürsünler diye. Sonra pişman oldum. Bir hafta oldu olmadı, bir baktım, karşımda. Dilinin yarısı dışarıda, gözlerime bakıyor, aynı böyle. Şimdi burada yaşayıp gidiyoruz işte. Biri iki, biri dört ayaklı iki ihtiyar köpek.”


Bir estağfurullah yuvarlıyorum ortaya. Tabaktaki yeni yıkanmış meyvelere çarpıyor.


“Acemilik bitti, dağıtımlar yapıldı, düştük Allah’ın unuttuğu bir yere. İçtimaya çıktık. Yazıcı terhis olacakmış, yerine birini arıyorlar. Sırayla soruyor komutan. Fahri Dağdelen, Diyarbakır, emret komutanım! Tahsil? Cahilim komutanım! Emrah Keskin, Kars, emret komutanım! Tahsil? Cahilim komutanım! Babana geldi sonra sıra. Naci Çakır, Bursa, emret komutanım! Şimşek gibi, hey yavrum! Kulakları çınlasın yaşıyorsa, Cihat astsubay, sordu: Tahsil? Lise terk komutanım. Memleket kaynıyor o zamanlar. Ceketinin iç cebinde bir rozet bulmuşlar, atmışlar okuldan.”


Anlatırdı.” diyorum.


Bir gece kelebeği tepemizdeki küçük ampule çarpıyor. İkimiz de ona bakıyoruz.


“Geldi bak rahmetli. Tertip! Hoş geldin, bak, senin küçük oğlan burada.”


Gülümsüyor.


“Tezkereleri aldıktan sonra düğüne diye getirdi beni sizin oraya, sonra nasıl yaptıysa yaptı, kandırdı. Bir baktım iki göz oda bulmuşuz bana, döşeği atmışız, eskiciden bir de soba. Daha çocuktuk ki o zamanlar, aklımız bir karış havada... Dedeni ikna etti, dört ağaç zeytin sattılar. Öğretmenevinin kafeteryasını işletmeye başladık. Yenge hanımın hiç rızası yoktu. İçki satıyorsunuz orda, evimin bereketini kaçırıyorsunuz diye... Uzun sürmedi tabii. Adı öğretmenevi. İki kadehte dut olup sağa sola sataşanlar mı dersin, dört yetimi doyuracak kadar borç takıp arazi olanlar mı... İnsanlarla uğraşmak kolay mı? Devrettik. Baban liseyi bitirdi açıktan. Kamyonlara girdim ben de, uzun yol. Ayaklarımız yere basmaya başladı belki biraz. Benim kimim kimsem yok, rahatım ama baban ev geçindiriyor. Uyanıklık etti, memuriyete başvurdu. Ben de baktım olacak gibi değil, alışamıyorum yurtsuzluğa. Hiçbir yerde dikiş tutturamayınca döndüm buraya.”


Karşı kıyıda havai fişekler patlıyor. Hep dinlediğim hikâyeler bunlar.


“Yaz geldi ya, düğünler arttı.” diyor. “Ama hep ucuzlarından atıyorlar. Biraz yükselip sönüveriyor hepsi.”


0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör