• Gizem Karavit

Gaston Leroux, 5. Locanın Gizemli Sahibini İftiharla Sunar: Operadaki Hayalet!

Bizet, Wagner ve Verdi’nin Opera Sahnesi’ne çıktığı yıllar. Romantizm hakimiyeti ele geçirmiş, melodiler artık neşeli olmaktan çok uzak.


Dudaklarındaki çapkın gülüşle arzı endam eden Carmen, sadece Don Jose’nin değil izleyenlerin de başını yakma niyetinde ama Wagner’in erinyeleri sahne arkasında kıs kıs gülüyor, kartlar Ölüm’ü gösteriyor! Carmen, boyun eğmezken Violetta gerçek aşk için Ölüm’den merhamet diliyor… Yazık ki ne Verdi’nin insafı, ne de o güne kadar sahnesinde nice Violetta’lar can vermiş Palais Garnier umursuyor bu yakarışı… Gaston Leroux işte bu yıllarda doğuyor, gizemin, trajedinin ve zamanın tahtında gözü olan bilimsel gelişmelerin çağında.


Evet, pek çok şeyin bir arada olduğu tuhaf bir zaman bu sanki Palais Garnier’in mimarının üzerine dikilmiş gibi. ‘’Ne yaptığı belli değil adamın, bir tarzı bile yok!’’ diye eleştirilse de Charles Garnier, tarihe damgasına vuracak önemli binalardan birini inşa ediyor. Üstelik ilk inşaatı!


Bina daha sonra bu eleştirilerin hakkını verir gibi sahnenin elektrikle aydınlatılması gibi şüpheyle yaklaşılan ne kadar yenilik varsa deniyor. Öyle bir zaman geliyor ki dönemin eleştirmenlerinden birinin dediği gibi bina tek başına bir gösteriyken neden gösteri sahnelemeye gerek duyuluyor anlamak mümkün değil!


Oysa bu Palais Garnier’e özgü değildir. Perdenin ardını gören herkes, sahnenin önünden daha dramatik bir manzarayla karşılanır. Sarkan halatların ayırdığı art arda dizilmiş resimli perdeler, sürekli koşturan oyuncular, aceleyle dikilen sökükler, oraya buraya savrulan tozlar, simler, sizi olmadık yerlerden izleyen maskeler, istemeseniz de kulağınıza misafir olan dedikodular, birbirinin ayağını kaydırmak için çevrilen entrikalar, öfkeli bağırışlar, şen kahkahalar, çiçekler, ucuz şaraplar ve elbette en pahalı şampanyalar! Bazılarında tıpkı Palais Garnier’de olduğu gibi atlar bile vardır! Beyaz, neredeyse oyuncular kadar sahneye alışkın atlar ve bazılarının mahzenleri, gösterişli aryaların altında karanlık nehirler gibi akıp gider. Bu binalar bazen isyancıların üssü olur bazen notalara dökülmeyen trajedilerin sığınağı… 1873’te çıkan bir yangında feci şekilde yandığı söylenen bir piyanistin bu kara nehirlerde gizlendiğine inanılır mesela… Aynı yangında ölen sevgilisinin hayali etrafında dönüp dururken o, bestelerini burada yapmaya devam eder. Ve bir gece Opera’nın 7 tonluk avizesi, ansızın izleyicilerin üzerine düşer hem de tam Faust oynanırken! Şeytanın işi değil de ne? Yoksa mahzenlerdeki besteci ya da onun hayalet sevgilisinin marifeti mi bu?


En inançsız olan bile ürperir, hayaletler artık sahneden inmiştir… Hayaletler en az oyuncular kadar gerçek en az dekor kadar artık o küçük evrenin bir parçasıdır…


İşte eski gazeteci, yeni cinayet yazarı Leroux’nun 5.locadan gördüğü de tam olarak buydu: Palais Garnier’in ruh eşi, tanrısı ve karanlık prensi! Henüz kimse farkında değildi ama sahnede Don Giovanni oynarken o, Don Juan Triumphant’ı duyuyordu!


Leroux’nun karanlık hayaleti, bana daima Güzel ve Çirkin ile V for Vendetta hikâyelerini hatırlatır. Karakterin mahzenlerde inşa ettiği tiyatral ortam ve Phantom personası, ayrıca Christine üzerindeki manipülasyonları V’yi, Christine’e duyduğu saplantılı aşk ve zora dayanan ilişki ise size de Güzel ve Çirkin’i çağrıştırmıyor mu?

Elbette her ünlü klasik gibi Operadaki Hayalet’de kendisinden önceki hikâyelerden ilham alıp kendisinden sonrakilere ilham verenlerden. Ama biz bugün onlara değinmeyeceğiz. Biz bugün Le Fantôme de l'Opéra’nın ilham verdiği farklı Phantom versiyonlarından bahsedeceğiz.


Erik, Phantom ya da Müziğin Meleği ile Palais Garnier’in Mahzenlerinde Tehlikeli Bir Randevu:


The Phantom of the Opera-1925


Kaynak: www.britannica.com



Bu yapım, pek çok yerde hikayenin beyazperdedeki ilk temsilcisi olarak geçse de, doğrusu ulaşılabilen en eski adaptasyonu olduğudur. Operadaki Hayalet ’in sinema anlamında ilk versiyonu, 1916 tarihli Das Phantom der Oper adlı sessiz filmidir. Ancak filmin bir kopyasını bulabilmek şöyle dursun, afişinin dahi günümüze ulaşamadığı söylenmekte.


1925 tarihli ABD yapımı The Phantom of The Opera’ya gelirsek, zaman, hala sessiz filmlerin zamanı. Diğer bir deyişle müzik üzerine olan bir film için son derece ironik bir durum (Bu sebeple olsa gerek film, 1929’da seslendirme eklenerek tekrar izleyici karşısına çıkmış). Buna rağmen bu versiyon, bugün dahi en iyi uyarlamalar arasında gösterilmekte, peki bunu sağlayan ne? Hikâye örgüsü ya da karakterlerin derinliği değil şüphesiz. Çünkü kitaptakinin aksine hikâye ve karakterler, neredeyse geçmişlerinden azat edilerek filme yansıtılmış. Diğer yandan dönemi düşünüldüğünde teknik yetersizliklere meydan okuyan setler (özellikle sahne arkası, Hogwarts’ı aratmayan merdivenler, mahzenler), Palais Garnier’in gösterişli ve kalabalık atmosferi, CGI’dan henüz nasibini almamış beyazperdede heyecan yaratan sahneler, günümüz seyircisini şaşırtacak cinsten. Ama hiç birinin Phantom rolündeki Lon Chaney kadar etkili olduğunu düşünmüyorum. İşitme engelli bir anne-babanın çocuğu olarak 1883 yılında doğan Chaney, jest, mimik ve sezgilerin her şey haline geldiği bir geçmişi arkasına alarak sessiz sinema tarihinde unutulmaz performanslara imza atmış ki Phantom, bunların başında gösteriliyor. Ancak Lon Chaney’nin filme ve Phantom’un tarihine yaptığı tek katkı bu değil. Binbir Surat lakaplı aktör, film endüstrisinde çok önemli yere sahip olan plastik makyajın en önemli ve ilk temsilcilerinden sayılıyor, Phantom’un makyajını da bizzat kendisi tasarlıyor ve yapıyor.


Bu versiyonda en çok neyin ön plana çıktığına gelirsek, tek kelimeyle Phantom derim. Ancak burada onu yaratan geçmişten ya da onun nasıl bir müzik dehası olduğundan bahsetmiyorum. Kurnaz bir çılgından bahsediyorum. Öyle bir çılgın ki egosu, onu resmen Palais Garnier’in acımasız tanrısı haline getirmiş. Binada atılan her adım, reddedilen her teklif hatta sorgulayan her bakış, onun başka bir tuzağını harekete geçiren bahaneler gibi. Her yerde gözü, her yerde kulağı, her yerde eli var! Sanki dünyanın öbür ucuna gitseniz dahi ondan kaçabilmeniz mümkün değil.


Sanıyorum bu filmi o zamanın gözüyle izleyebilecek olsam kendini her şeyin üzerinde ve daima haklı gören bu adamın dikkatini çekme düşüncesinden dahi ürkerdim, iyi ya da kötü yönde… Nihayet ikisi de aynı kapıya açılıyor gibi…




Phantom of the Paradise-1974



Kaynak: www.tasteofcinema.com



Phantom of the Opera’nın olabilecek en farklı, en ele avuca sığmaz, en vahşi versiyonuna hoş geldiniz. Kara mizah, 70’lerin her an her şeyin olabileceği sahnesinde çılgın şovunu yaparken Faust, Güzel ve Çirkin, Poe ve Dorian Gray ona geri vokalde eşlik ediyor. Ve sahnedeki gösteri aralıksız sürerken yönetmen Brian De Palma, Phantom üzerinden endüstriye atılmadık taş bırakmıyor! Ne menajerler kalıyor, ne seçmeler, ne de hak hukuk. Flaşlar ardı ardına patlarken seyirci hep bir ağızdan daha fazlası için bağırıyor. Roller karışıyor, katil ve kurbanlar değişiyor. Artık ne şov ne gerçek, kimsenin ayırt edebilmesi mümkün olmuyor.


70’lerle aranız nasıl bilmiyorum ama hangi versiyonu izlerseniz izleyin Phantom’un bu denli masum sunumun da bu denli grotesk olduğu başka bir örneğe rastlayamazsınız. 1925’te herkesi parmağında oynatan o saplantılı deha, anlaşılan De Palma’nın karmasında hak ettiğini fazlasıyla buluyor. Orijinal hikayede ne ete ne kemiğe doyan eğlence sektörü rolündeki Phantom, Cennet’in neon çarkları arasında adeta paramparça oluyor…




The Phantom of the Opera-1986



Kaynak: www.nydailynews.com



Andrew Lloyd Webber’ın aklını yeni bir müzikal fikri meşgul ediyor, romantik bir müzikal. Üstelik ilham, ona Paris Opera Binası’nın mahzenlerinden göz kırpıyor. Ancak Webber, fikri geliştirip bir zemine oturtmakta zorlanıyor. Nihayet kafasındakileri 1984 kışında Cameron Mackintosh’la(Cats ve Song and Dance’in yardımcı prodüktörü) paylaşıyor. İki kafadar, 1925 ve 43 tarihli iki Phantom uyarlamasından hareketle yol almaya çalışıyor ancak sahne için elverişli olacak fikirler bir türlü ortaya çıkmıyor. Derken yardım bizzat hikâyenin yaratıcısından geliyor. Leroux’nun orijinal metnine ulaşan Webber, Phantom’la hayatının seyrini değiştirecek yolculuğa işte böyle başlıyor.


Beste işini üzerine alan Webber’ın müzikali Richard Stilgoe ile birlikte yazdığı söylenir. Ancak müzikalin yazım kısmı, bundan biraz daha karmaşık oluyor.


Webber, sözlerin yazımı için ilk olarak Jim Steinman’ın kapısını çalıyor çünkü karanlık tarzının bu iş için biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyor. Gelgelelim Bonnie Tyler’ın yeni albümü için çalışma sözü veren Steinman, bu teklifi reddetmek zorunda kalıyor. İkinci seçenek olan Alan Jay Lerner ise prodüksyon başladıktan kısa bir zaman sonra hayatını kaybediyor. İşte bu noktada Richard Stilgoe’nun sahne alma vakti geliyor. Stilgoe, şarkıların sözünü yazmakla kalmıyor aynı zamanda çoğunun da isim babası oluyor (Gerçi bu isimler, Phantom’un maskesi ve orijinal prodüksiyondaki pek çok şey gibi zamanla değişiyor).


Nihayet her şey yolunda gidiyor derken Webber, söz yazarını değiştirmek istiyor. Yeteneğini takdir etmekle birlikte Stilgoe’nun tarzı, aradığı romantizmden fersah fersah uzak kalıyor çünkü. Böylece hikâyenin gizli kahramanı olacak adı sanı duyulmamış bir söz yazarı işe alınıyor. Charles Hart adındaki genç adam, sözleri yeniden yazıyor hatta ünlü Think of Me şarkısının bestesine de katkıda bulunuyor. Webber’ın romantik müzikalinin ruhu, nihayet mahzendeki mumları tutuşturuyor.


Prodüksiyonu yönetmesi için ünlü yönetmen Hal Prince seçilirken, Cats dâhil pek çok ünlü müzikalin koreografı olan Gillian Lynne, koreografi işini üstleniyor. Phantom’un olağan üstü kostüm ve set tasarımı için ise Maria Björnson görevlendiriliyor. İşte bu noktada biraz durmak istiyorum çünkü seyirciler 1986’da oyunun gösterileceği salona ilk ayak bastıklarında 6 ton ağırlığında muazzam bir sahne çerçevesiyle karşılanıyorlar. Üstelik bu sadece başlangıç! Mahzenlerden tutun, Paris Opera Binası’ndakinin eşi devasa avizeye, görkemli maskeli balo sahnesine kadar setlerin ve kostümlerin yarattığı heyecan, gösterinin şu anki noktaya gelmesinde en az müzikler kadar pay sahibi oluyor.


Oyun, işte bu muazzam kadroyla 27 Eylül 1986 tarihinde West End’de ön gösterime başlıyor ve büyük açılış aynı yıl 9 Ekim’de gerçekleşiyor. Phantom’u Michael Crawford, Christine’i Sarah Brightman, Raoul’ü ise Steve Barton oynuyor. Tıpkı Phantom gibi Christine’i öne çıkaran Webber, tabiri caizse yeri yerinden oynatıyor ve herkes The Phantom of the Opera’dan bahsetmeye başlıyor.


Webber, Christine’i bir aynayla adeta ikiye bölüyor. İzleyici, aynanın bir yanında genç Chagny kontu Raoul’un elini tutan romantik, masum bir genç kadını izlerken aynanın diğer tarafında tutkulu ve gizemli Phantom tarafından baştan çıkarılan Christine’i takip ediyor. Evet, Phantom, önceki versiyonlarda olduğu kadar korku uyandırmıyor ve maskesi küçülürken Christine’le arasındaki çekim, baş döndürücü hale geliyor.


Henüz ilk gösterimde Phantom, sadece seyirciden büyük iltifat görmekle kalmıyor, müzikal ve Phantom’u oynayan Michael Crawford, Tony ödüllerinin de sahibi oluyor. Zirveyi yakalayan bu başlangıcı, izleyen yıllarda 70’in üzerinde prestijli ödül takip ediyor. Orjinal kadronun yaptığı albüm kaydı ise bambaşka bir olay oluyor ve daha yayınlandığı anda İngiliz müzik listelerine birinci sıradan giriyor (Bugün dahi The Phantom Of The Opera parçasını duyduğunda tüyleri diken diken olmayacak birini bulamayız sanıyorum).


Phantom, Christine’e verdiği vaadi yıllar sonra ve Webber üzerinden gerçekleştirmiş oluyor: muazzam bir şöhret! Sahnede Think Of Me’yi söyleyen Christine’i dünya çapında 140 milyonu aşkın kişi izliyor, gösterinin hasılatı Titanic ve Star Wars gibi gişe canavarlarını dahi gölgede bırakıyor.


Görünüşe bakılırsa gizemli hayaletimiz, bu gücünü yitirecek gibi de görünmüyor.


Evet, sizlere beni Phantom’la tanıştıran versiyonla veda etmek istedim. Yazık ki 1986 yılındaki orijinal gösterinin ulaşabildiğim kopyası, hem ses hem görüntü kalitesi açısından son derece sevimsizdi. Ancak müzikalin sonraki gösterimlerinin kayıtlarını rahatlıkla bulabilir ya da Gerard Butler’ın Phantom’u canlandırdığı 2004 yapımı filmi izleyebilirsiniz ya da Webber gibi başa döner ve Phantom’la bizzat Leroux’nun hayal evreninde tanışırsınız, seçim sizin.

0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör