kozmonot - kaptanın seyir günlüğü

O an büyük bir şok geçirmiştim. Yaşadığım kasaba pek büyük değildir. Hatta belirli bir vakit geçirirseniz herkesi tanıyabilirsiniz ya da kasabadaki tüm insanlarla en az bir ortak tanıdığınız çıkacaktır. Ama benim için orası hep vardı, ne öncesi ne de sonrası olabileceğine ihtimal vermiyordum. Ama dürbünüyle uzağa bakan o adamın karşısına geçmiş doğrudan gözlerinin içine bakmaya çalışırken her şeyin bir öncesi bir de sonrası olduğunu fark ettim. Bildiğim anlamdaki bütün dünyam yıkılmıştı.


Bölüm: 1

“Nerede kalmıştım?” diye düşündü. Cebini yokladı ve sonra hatırladı, evet cebindeki isimsiz davet mektubu ona batıda bir yeri işaret ediyordu ama hepsi bu, daha fazlası yoktu mektupta, bütün her şey bir düzmeceden de ibaret olabilirdi ama nedense bunu takip etmesi gerektiğinde karar kıldı. Günler sürmüştü buna karar vermesi, 17. yaş gününün ertesi akşamında eline geçti, annesinin yada babasının da eline geçmiş olabilirdi bu mektup ama sanki tam onun orada olacağını biliyormuş gibi o oradan geçerken postacı getirip eline teslim etmişti mektubu. Postacının şarkılardaki gibi eski tip bir görüntüsü vardı, onun otobüsten indiği vakit postacı da sokaktan köşeyi dönüyordu ve tam evin önünde karşılaştıklarında ismini söyledi “sabah postaları bırakırken bunu bırakmayı unutmuşum.”

Mektubu eline alıp kafasını yukarı kaldırdığında postacı bisikletiyle sokağın sonuna varmıştı bile. Saatine baktı, 7.14. Gökyüzü kızıllığını hissettiriyordu. Yatağına uzanıp mektubu elinde evirip çevirdi. “17’LER KULÜBÜ” Mektubun üstünde kocaman harflerle yazıyordu.

Saatine baktı yine, 7.14 yeni doğmuş güneş henüz sıcaklığını hissettirmekten çok uzaktı. Şehrin bu bölgesine daha önce hiç gelmemişti. Bir keresinde burada oturan bir çocukla tanışmıştı ama yine de burası onun için yepyeni bir bölgeydi. Kaldırımın üstüne oturdu ve sırt çantasından akşam hazırladığı sandviçlerden birini çıkardı. Yavaş ısırıklarla onu yemeye başladı. Karşı kaldırımda okul üniformasıyla bekleyen kızı fark etti. Onların okuldan değildi. Bu kadar erken çıktığına göre uzaktaki bir okulda okuyor olması muhtemeldi ama hangi okulda okuduğunu tahmin edemedi, sandvicinden yavaş ısırıklar alırken hafif göz ucuyla da kıza bakmaya başladı. Kız kulağında kulaklığıyla yolu izliyordu. Ne dinliyor olabilirdi acaba? Belki eskilerden Bob Dylan, Beatles, Queen, belki daha yeni bir şeyler Justin Bieber, Bruna Mars, belki tekno türü dans müzikleri de dinliyor olabilirdi. O an aklından keşke bir müzik çalar da alsaydım diye geçirdi ama bu ihtimalin üzerinde çok durmadı. Köpeğini dolaştırmaya çıkaran şortlu bir adam geçti yanından, köpeği yanında durdu biraz sevdirdi kendini. Beagle cinsi bir köpekti. Köpek daha fazla oynamak istiyordu ama sahibi sabırsızca çekiştirince direnmeden tekrar yürümeye başladı. Köpeği görünce hatırladı, yakınlarda bir tane şehir tarihi müzesi olmalıydı. İlkokulda sınıf gezisiyle gelmişlerdi o zaman. Müzenin girişinde bir sandalda adam yanında beagle köpeğiyle elinde bir dürbün tutmuş doğrudan şehrin limanını işaret eden yere bakıyordu. 300 yıl önce karşı kıyıdan teknesiyle açılıp burayı bulan zengin bir tüccarın torununun torunlarından biri yaptırmış müzeyi.

O an büyük bir şok geçirmiştim. Yaşadığım kasaba pek büyük değildir. Hatta belirli bir vakit geçirirseniz herkesi tanıyabilirsiniz ya da kasabadaki tüm insanlarla en az bir ortak tanıdığınız çıkacaktır. Ama benim için orası hep vardı, ne öncesi ne de sonrası olabileceğine ihtimal vermiyordum. Ama dürbünüyle uzağa bakan o adamın karşısına geçmiş doğrudan gözlerinin içine bakmaya çalışırken her şeyin bir öncesi bir de sonrası olduğunu fark ettim. Bildiğim anlamdaki bütün dünyam yıkılmıştı.

Müzenin içinde çok fazla bilgi vardı, kıyıdan biraz uzaktaki gözetleme kulesinin yapılış hikayesi, şehrin merkezindeki boş konağın neden boş olduğu, arnavut kaldırımlı taş yolun neden düzensiz yapıldığı, Kapıcılar Meyhanesi’nin ünlü müdavimlerine dair bilgiler. Hatta bu büyük müzede şehirdeki yaşamış her ağaca dair bile bilgi bulabilirdiniz. Hızlıca birkaç tabloya göz gezdirdikten sonra rehberi bir şekilde atlatmayı başarıp müzenin parkına gidip tenekelerden yaptıkları topla futbol oynamaya başlamışlardı. O yüzden orada anlatılan şeylere dair hiçbir zaman yeterince bilgi sahibi olamadığını düşündü. Belli ki eğer bu büyük bir şaka değilse bundan sonra da bilgi sahibi olamayacaktı. Aklındaki düşünceler dağılmaya başlayınca uzunca bir süredir elindeki sandviçten ısırık almadığını fark etti, ufak bir ısırık daha alıp kafasını kaldırınca kızın hala orada olduğunu fark etti ve bu sefer kız da onu fark etmişti ki göz göze geldiler. Baktığı o muydu, dalgınlığı mıydı, üzerindeki kıyafetler miydi yoksa bambaşka bir şey miydi acaba? Sonra kaldırımın kenarında oturan çocuk da anlamlı bir şekilde kıza bakmaya çalıştı. Gözlerini ona dikti. Kız çocuğun da ona baktığını fark edince başını çevirip tekrar yola doğru döndü, ara ara gözlerini kaçırıp kaldırımın kenarına çökmüş garip çocuğu gözetlemeye çalıştı ama ona baktığını görünce hızlıca ya yola döndü ya da mesaj gelmiş gibi telefonunu çıkarıp onunla ilgilenmeye çalıştı. Çok geçmeden servisi gelinceye kadar birkaç küçük an dışında bu böyle devam etti. Sonra hızlıca servisine binip uzaklaştı ve gitti.

Yalnız kaldı yine. Şehrin gürültüsü iyiden iyiye yükselmişti sokakta daha fazla insan vardı ama şimdi daha yalnız hissetmeye başlamıştı. Sandviçini çantasına geri koydu, ve bir güçle ellerini kaldırıma dayayıp yerinden kalktı. Eğer bir süre daha orada oturup kalsaydı belki çıktığı yolculuğa hiç devam edemeyeceğini biliyordu.

Yavaş ama kararlı adımlarla yürümeye devam etti. Mahalleden ayrılırken burasının aynı zamanda kasabanın çıkışı olduğunu düşündü, 2 şeritli küçük sokakların etrafına inşa edilmiş 3 katlı taş binalardan oluşan ve her binanın da kendi park yeri ve yeşil alanı olan hoş bir mahalleydi burası ve arkasında bırakmıştı. Acaba müzeye girip baksam mı diye bir geçirdi içinden, başka şansı olmayacaktı çünkü. Hepsini olmasa bile bir kısmını gezerdi, hiçbir şey anlamasa bile aklında yer edinirdi. İçeri girmese bile sandaldaki adamı görebilirdi. Evet sandaldaki adamı bir kez daha görmeyi çok isterdi. Sonra kozmonot kıyafetleri ile hayal etti adamı. Yanındaki beagle köpeğiyle birlikte uzay kıyafetleri giymiş, uzay mekiğinde boşlukta süzülürken uzaktan gördükleri küçük soluk mavi noktaya gittikçe yaklaşıyorlardı. Diğer tüm siyahları ve grileri geride bırakıyorlar. Ayı da geride bırakıyorlar ve o soluk mavinin içinde yeşiller, turuncular, beyazlar da görünür olmaya başlıyordu. Sonra hava basıncını hissediyorlar ve ivmelenmeleri artıyor. Atmosfere girişlerini gerçekleştiriyorlar, uzay mekiğinin içinde sadece o adam ve köpeği 2 günlük yiyecekleri kalmışken yavaş ve rahat bir inişle yeryüzüne iniyorlar. Sonra korna sesiyle kendine geldi, yaya geçidinde bekleyen araba onu geçmesi için uyarıyordu. Hızlıca toparlanıp yaya geçidinden karşıya geçerken arabanın içindeki kadına da teşekkür etmeyi ihmal etmedi.

Yolun karşı tarafına geçince artık resmi olarak kasabadan çıkmış oluyorsun. Yolun bu tarafı kasabaya değil, karayollarına aitti ve üzerinden sanki büyük bir yük kalkmış gibi rahatlattı. İşin zor kısmı bitmiş şimdi daha da zor kısmı kalmıştı. Yarımada şeklindeki kasabasına son bir kez daha baktı, bir tane itfaiye binası yanında bazı bodur ağaçlar ve narenciye bitkileri başta tek tük ve ayrıksı duran binalar denize doğru daha da çoğalıp iç içe geçiyorlardı buradan sadece tepesini görebildiği bir deniz feneri ve limandan biraz açılmış tekneler sonrası alabildiğine maviydi, buradan içinde hissettiğinden çok daha küçük ve gösterişsiz görünüyordu her şey. Karşısında uzanan manzaraya coşku dolu bir şekilde bir süre daha baktıktan sonra önündeki yolun kasabaya değil diğer tarafa giden kısmını takip ederek yürümeye başladı. Sandaldaki adamı hatırladı yine, ama bu sefer yüzündeki belli belirsiz gülümsemeyle hatırladı onu, hep mutsuz ve kederli olarak hayal ettiği yüzü şimdi gülümserken hayal ediyordu ve kendisini de kozmonot kıyafetleri ile hayal etmeye çalıştı. Yeryüzünde keşfedilecek pek bir şey kalmamıştı ve o uzayın derinliklerine doğru keşfe çıkıyorduı. Böyle düşünmek daha iyi hissettirdi. Adımlarını hızlandırdı. Attığı her adımda biraz daha güçleniyordu, sanki üzerindeki yükleri atıyormuş gibi, ve özellikle arkasına da bakmamaya çalışıyordu. Bir saate yarım adayı komple geride bırakıp şehirler arası yola çıkacaktı ve o zamana kadar arkasına kesinlikle bakmak istemiyordu. Adımlarını attıkça kasabanın gürültüsü daha da azalırken arabaların ve doğanın gürültüsü çoğalıyordu ve kendini ıssızlığın içine daha da çekilmiş gibi hissediyordu, o soluk mavi noktayı geride bırakıyordu. Hafif bir rüzgar vardı ve rüzgarın seyrek siyah saçlarını okyaşı çok hoşuna gitmişti. Bir araba vınlaması daha duydu ve yanından geçen eski model turkuaz araba kendisinin 100 metre ilerisinde durdu. Şaşkınlıkla bir bakış fırlattıktan sonra çok önemsemeden yürümesine devam etti. Arabanın yanından geçti ve bir korna sesiyle irkildi ama yine de arkasına dönmedi, sonra arabanın motorunun çalışma sesini duydu araba hafif hızlanarak yanında sürmeye başladı.

“Heyyy”

Oralı olmadı sese.

“Heyyyy, bakar mısın?”

Arabanın içinden gelen ses orta yaşlarına yaklaşmış bir kadına aitti ve çıkması gerekenden çok daha tiz bir sesti.

“Kasabadan tek çıkış yolu bu mu acaba?”

Bu son soruyla yürümeyi bırakıp arabaya doğru döndü.

“Evet”

Araba da durdu çocuğun yanında. Arabanın içindeki kadın güneş gözlüklerinin ardından minnet dolu bir şekilde baktı.

“Teşekkür ederim.”

Tekrar yola koyulmaya dönüyordu ki, sesle yine irkildi.

“Ne tarafa gidiyorsun, bırakabilirim seni.”

Tereddütle döndü arabaya. Düşünceli bir şekilde bekledi. Arabaya binip binmeme konusunda emin değildi. Bir noktada otostop çekmesi gerekecekti ama yine de emin değildi. Sanki biraz daha yürüyüp bacaklarını açmak istiyormuş gibiydi, o yüzden tereddüt etti. “Batıya gidiyorum.”

“Net bir adresin yok mu?” diye sordu arabadaki kadın kuşkuyla. Kadının kuşkulu duruşu onu da düşündürdü.

“Hayır yok.”

“Peki atla ben de batıya gidiyorum, bir noktaya kadar birlikte gideriz.”

Çok acele etmeden çantasını arka koltuğa lila rengi bir bavulun yanına düşüp sarsılmayacağından emin olacağı bir şekilde bıraktı. Kadın kuşku dolu bakışlarla ona bakmaya devam ediyordu bu sırada.

“Uzun bir yolculuğa çıkmış gibisin ama tek çanta yetecek mi sana?”

“İhtiyacım olan her şeyi aldım.”

“İsmini söylememiştin, adın ne bu arada?”

Çocuk o sırada ön koltuktaki yerini almış kemerini takıyordu. Kadına doğru çevirdi yüzünü. Güneş gözlüğünün arkasından göz bebeklerini seçebiliyordu bu mesafeden. Kırmızı bir bandanası vardı ve ince-ufak yüzüne oranla daha iri bir vücudu vardı. Belirli bir süre geçirince kasabadaki herkesi tanımanız mümkün olabilirdi ama bu kadında tanıdık hiçbir şey yoktu. Bu da bir tehlike yok demekti onun için.

Kadın onun biraz gerildiğini fark edince. “Bu o kadar büyük bir mesele değil. İsmini sordum sadece, sana hitap etmek için. Her ne yapıyor ya da yapmaktaysan umurumda değil hiçbiri. Rahatla biraz.” Bu cümlelerin ardından bir süre daha bekledi. “Bana hitap etmek için Kozmonot diyebilirsin.” Kadın onaylar bakışla baktı Kozmonot’a.

“Ben bir uzay kıyafeti göremiyorum ama peki öyle olsun, Kozmonot Bey. Yolumuz uzun bence, vakit kaybetmeyelim.”

Kozmonot rahatlamış bir şekilde yola baktı. Güneş daha da yükselmişti ve şimdi hafiften sıcaklığını hissettiriyordu da. Saatine baktı. Saat 8.48. Heyecanlanmıştı. İlk ders saati bitmek üzereydi, öğleye kadar sorun olmazdı belki ama öğleden sonra kesin haber herkese ulaşırdı, o zamana kadar kasabadan olabildiğince uzaklaşmış olmayı istiyordu.



















0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör