• Yağmur Kaya

kırmızı matruşkalar



“Sevgili ..,


Bugün sıklıkla seni düşündüm. Kadıköy’de, ilk evime çıktığım gün akşam üzeri gelmiştin, sarı yer minderlerinde oturmuştuk, ikimizi de ağlatan ve bir daha olmamasını dilediğimiz şeyler konuşmuştuk hani, sonra birlikte pilav yemeye gitmiştik. Kaç yaşındaydık, onlu yaşlarımızın son demleri mi, yirmilerin başı mı? Bir hafta arayla kutlardık doğum günlerimizi. Hiç bir pastanın eski tadı yok şimdi.


Neresinden tutsan elinde kalan o evimi bile beğendiğini söylemiştin ben mutlu olayım diye, bugün taşındım, bu evimi görsen gerçekten beğenirdin. Ama sesimizi duyuramadık yukarılara, tanrı bizi unutmuştu belki de o zamanlar, boş ellerini göğe açan kitap kahramanları gibi savrulduk. Evden eve taşıdığım, Rusya’dan getirdiğin kırmızı matruşkaları dizdim yine kütüphaneye, kitapların önüne. Aslında her şey matruşkalar gibi, iç içe. Aşkla ayrılık iç içe, mutlulukla üzüntü iç içe, heyecanla öfke, ölüm ve yaşam, iç içe. Zaman kasırga gibi işliyor, anlam veremiyoruz bazı şeylere. Kalan çer çöpten bir şeyleri birleştirip yeni bir şey inşa edebilirsek şanslıyız. Kalan olmanın neresi şanslı diye çok geceler sordum kendime, duysan kızarsın diye susturdum kendimi her seferinde.


Bütün gün tek başıma onlarca koli açıp ev yerleştirdim. Ama biri arayıp ne yaptığımı sorunca “hiç” dedim, “çok bir şey yapmadım.” Yaşım ilerledikçe bizim ailenin kadınlarına benziyorum iyice. Dünyanın işini yapıp bir şey yapmadığını söylemek gelenek bizde. Ağrılardan yakınmak ama ağır kaldırmayı bırakmamak da öyle.”


Tutmakta zorladığın iplerin ucunu salıyorsun. Aynı anda her şeyi yapmaya çalışmıyorsun artık. Güneş batınca perdelerini çekip loş ışıkta bir sonraki adımını düşünüyorsun. Cevabını bilemediğin soruları kendine sordukça kırışıyor yüzün, gözlerin kısılıyor, sanki uzaklarda bekliyormuş seni cevabın gibi dalıp gidiyorsun. Bulamıyorsun. Tıpkı “buraya koyarsam unutmam” dediğin her eşyanı nereye koyduğunu unutman ve aradığında evin altını üstüne de getirsen bulamaman gibi.


Akşamları hızlı tempolu yürüyüşlere çıkıp, güneşli yaz günlerini hatırlıyorsun adım adım, ilk büyüyüşlerini. Akvaryumun vardı da evde, balıklarından biri öldüğünde çok üzülüyordun hani. Ertesi gün hemen yenisini almak için, Üsküdar'daki balıkçıda alıyordun soluğu. Plastik poşetle elinde, koşa koşa eve geliyordun balıkları akvaryuma yetiştirmek için. En çok palyaço balıklarını seviyordun. Renklerinin keskin ayrımı hoşuna gidiyordu. Daha o zamanlardan bulanıklık sevmiyordun, o zamanlarda bile griye yer yoktu hayatında. On beş yaşında ya vardın ya yoktun. İlk kez aşık oluyordun.


Sonra, çok seneler sonra, görece çok seneler sonra, bir yaz vardı, çok yanmıştın hani, omuzların kıpkırmızı olmuştu, giydiğin incecik bluzun askıları bile canını yakıyordu tenine değdiğinde. Bilmediğin sokaklarda anlamadığın bir dil konuşulurken oradan oraya yürüyordun, sokakların gölge yanından. Öylece yürüyordun, amaçsız, telaşsız, sakin. Saatlerce bir kafede oturup, masaların dolup boşalmasını izliyordun. Çocuğuna kötü davranan bir anneyi dert ediyordun kendine. Rahattın, tuhaf bir güven vardı içinde, sadece duruyordun. Bir yerden piyano sesleri duyuyordun, nereden geldiğini anlayamıyordun, olduğun yerin yakınlarında meşhur bir kilise vardı hani, önündeki küçük meydanın basamaklarına oturmuştun. Güneş batana kadar piyanoyu dinlemiştin. Ne güzel bir yaz günüydü o, sonra bir daha hiç o kadar telaşsız, programsız, keyifli bir yaz günün geçmedi belki. Belki gün batımlarına karşı içtiğin her içkide aradığın şey o histir.


Geri dönüşü olmayan adımlar attığını biliyorsun, ağzından geri dönüşü olmayan sözler çıktığını, olmamış gibi yapamayacağın şeyler yaşandığını biliyorsun. Pişman da değilsen, neden bu üzüntü? Elinden geleni yaptığın zaman bazen, bir konuda, herhangi bir konuda, için rahatsa, derin bir nefes al, yaslan arkana. Telafi etmek için gayreti eksik kalan beri gelsin. Çünkü sen içinden gelenleri hiç bir zaman ertelemedin, hep aynı şeyi söyledin; “şimdi değilse ne zaman?”. İkinci kadehi de dolduruyorsun, iyice haklısın artık, kimse durduramaz seni. Tutma sen de kendini, ışıklar kapandığında herkes ağlıyor, inan. Rahatlayacaksan çek dizlerini, biraz kapan. Bak senin kedi geçiyor yine bahçe duvarının üzerinden, kaç etti bu sabahtan beri? Üçüncü dönüşü galiba.


Havanın erken karardığı kış akşamlarını özlüyorsun biliyorum. Akşam 19.30-21.00 arası yaptığın yürüyüşleri de. Hani çalışanlar evine yeni vardığı için, ailece yemeğe oturuluyor, mutfak ışıkları yanıyor tüm evlerin, sokaktan arabalar tek tük geçiyor kısa bir aralık, kaldırımlar ıslak oluyor, su dolu çukurlara basmamaya çalışıyorsun, asfalt parlıyor sarı sokak lambalarının ışığıyla ama sokakların bu sakinliğini sevdiğin için eve gitmiyorsun.


Sen aslında kış gelene kadar sadece, sırtını bir yere yaslayıp, sessiz sakin, adalara doğru uçan kuşları izleyip belki, güneşi batırmak istiyorsun bir kaç kadeh şarapla. Dinlenmek biraz bütün koşuşturmacanın ardında. İki koşuşturma arasında.


Balmorhea - The Winter

0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör