• Duygu Mehmetoğlu

Hayatının Başrolü Olmak




Hayatımızın başladığı ilk gün bir insana bağımlı oluyoruz. Hayatta kalabilmek için birinin bize sevgi, şefkat ve besin vermesine ihtiyaç duyuyoruz. Zaman geçiyor ve büyüyoruz fakat bu ihtiyaçlarımızdan arınmayı düşünmüyoruz hiç. Sanki sonsuza kadar birileri bizim için çoğu şeyi yapacak, biz yalnızca bir hayatın yan rolü olacağız ve birileri bize sonsuz kaynak sağlamakla yükümlü olacakmış gibi davranıyoruz. Bunu başlarda ailelerimiz sağlıyor, zaman geçtikçe başka birini bulup boyunduruğu altına girmenin hayalini kuruyor ve kendimizi; yalnızlığımızı sevmenin, tek başına ayakta kalmanın ve gücümüzü keşfetmenin kötü bir şey olduğuna inandırıyoruz. Elbette insanın yalnızlık hissini sevmemesi normaldir, elbette insan insana ihtiyaç duyar ama insanın hayatının her alanında dışarıya bağımlı olması ve mutluluğun bile bir başkasının getireceği bir duygu olarak algılanması bireyin benliği ve öz şefkati için büyük hasar yaratır. İnsanın kendi içinde taşıdığı cevherden uzaklaşıp başka insanlara bağımlı hale gelmesi bence tam olarak böyle başlıyor. Önce birine ya da bir şeye karşı içimizde hisler uyanmaya başlıyor, sanıyoruz ki bu sevgi bizi yaşatacak ve mutlu edecek. Bir süre sonra sevgi beslediğimiz insan ya da madde için “onsuz asla yaşayamam” diyecek hale geliyoruz. Bu cümleyi kurmanın ne kadar büyük bir hata olduğunu fark etmeden. Bağımlı olma hissinden hiç korkmadan kendimizi adıyoruz sevgi olarak başlayan, belki de sevgi olmayan fakat sevgi sandığımız hislere. Bir süre sonra kendimizi sevmeyi bırakıyoruz, o kişi ya da o şey varsa mutlu oluyoruz. Yokluğunu düşünmeyi aklımıza getirmiyor olmanın yanında, sanki bütün iyi hislerimiz ve hayatımızın geri kalanı bu bağımlılığa göre şekillenecek gibi davranıyoruz. Oysa insan bütün duyguların en saf ve yoğun halini kendi içinde barındırıyor. Sevgi içimizde, coşku, mutluluk, şefkat, korku ve güç içimizde. Biz farkında olmuyoruz fakat hepsini içimizde barındırmasak zaten bu hisleri bir başkasına karşı hissedemeyiz.


Şimdiye kadar hissettiğiniz bütün duyguları düşünün, birine ya da bir şeye karşı hissettiğiniz ya da hissedebileceğiniz bütün o yoğun duyguları önce kendinize karşı hissetmeniz gerektiğine inanıyorum. İnsan önce kendine karşı sevgi duymayı öğrenmeli, affetmek yalnızca başkalarına karşı yapılabilecek bir eylem değil. İnsan kendi hatalarını affedebilir, kendi geçmişiyle barışabilir ve kendine karşı öz şefkat göstermeyi öğrenebilir. Hayatta ayakta durabilmek için bir dayanağa ihtiyaç duymadan, birey olarak varlığını sürdürebilir. Elbette sevgi ve şefkat hislerini dışarıdan almayı isteyebilir fakat bunları sağlayan bir kaynak olmadığında da güçlü ve mutlu bir hayat yaşayabilir. Başkaları bizi seviyor diye var olmuyoruz, başkaları bizim hakkımızda güzel konuşuyor ya da bize karşı güzel hisler besliyor diye değerimiz artmıyor. Biz kendimizi nereye koyduğumuza karar veriyoruz, kendi değerimizi kendimiz belirliyoruz. Biz kendimizi seviyor ve benliğimizle barışık halde yaşayabiliyorsak insanlar bizi sevmeye ve güzel hisler beslemeye başlıyor. İnsanlar hayatımızın başrolü olarak değil figüranları olarak var oluyorlar. Olmalılar. Kendi ayakları üzerinde durabilen, kendi kararlarını verip sonuçlarını göğüsleyebilen bir birey haline gelmenin önünde sizden başka hiçbir engel olamaz. İçinizde saklı duran güç keşfedilmeyi bekliyor, bir başkası tarafından değil tam olarak sizin tarafınızdan bulunmayı bekliyor. Kendi içinizdeki renkleri dışarıya yansıtmaktan, onları görmekten kaçmayın.


Görsel: Duygu Mehmetoğlu



Toplum olarak yıllardır kendimizi bir başkasına yaslamanın ve sığınmanın normal bir eylem olduğuna inandırdık. Elbette sevmek ve sevilmek paha biçilemez hisler fakat birini ya da bir şeyi sevmek ve ona bağımlı olmak, mecbur hissetmek arasında ince bir çizgi var. Önce kendimizi, sınırlarımızı, kişiliğimizi keşfetmek; yani kim olduğumuzu bulmak gerekiyor. İnsanlar tek başlarına hayatta var olabilen canlılardır. İçimizde bütün sorunlarla baş edebilecek güç bulunuyor. Bağımlısı olduğumuz sevginin, insanların hatta maddelerin hepsinden kurtulmak elimizde. Çok sevdiğiniz ama size mutluluk vermeyen o kazaktan neden kopamayasınız? Uzattıkça uzattığınız ve artık içinde kendinize ait bir yer bulamadığınız o ilişkiden neden çıkamayasınız? Tadını çok sevdiğiniz kahveyi vücudunuzdaki yan etkilerine rağmen bırakamayışınız neden? Bağımlı olmak ve sevmek arasındaki ince çizginin farkında olmak için bir adım geriye çekilip “ben ne yaşıyorum?” sorusunu sormak belki de hayatınızın gidişatını değiştirecek. İhtiyaç duyduğumuz tek güç içimizde, kalbimiz ve aklımızın süzgecinden geçtikten sonra bütün hisler mubah, bütün kararlar doğru. İnsan tek başına var olmayı başarabilen yegâne canlıdır. Ne bir başkasına ne de bir hisse bağımlı olmaya ihtiyacı yoktur. İhtiyacımız olan tek şey kendimizi sevmek, ayakları yere sağlam basabilen bir birey olduğumuzda ise bunu tek başımıza başardığımızı bilecek ve güçlü hissetmenin değerini esas o zaman anlayacağız.


Kendinizi bütün hatalarınıza rağmen, yaptığınız seçimlerle birlikte koşulsuz şartsız sevebiliyor musunuz? Tek başınıza ayakta kalabilmek için bütün sınırlarınızı zorladınız mı? Kendi zihninizde oluşan engelleri yıkmak için ulaşacağınız yerde bulacağınız “kişiliğinizden” korkmadan adım atmaya başladınız mı? İçinizdeki gücü keşfetmek için kalbinizin tutkusunu ve beyninizin kararlılığını sınadınız mı? Neyi bekliyorsunuz? Dışarıdan asla gelmeyecek olan o yardımı mı?

0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör