• Mehmet Şimşek

dersler çıkarılan bir yüzyılın konsantre boşluğu

Yetişemediğim yıllara ait özgüvensiz öfkelerin ve yüzyıllardan çıkarılan derslerin kabulüyle bana mektup sesimi veren en yüce şehirliden vazgeçişimin ihtişamlı beyanıdır. Sonuçta hatıralar, iki boyutlu bir zamanda birbirini -bildiğimiz anlamıyla- göremeyen noktalardır.


Yetişemediğim yıllara ait özgüvensiz öfkelerin ve yüzyıllardan çıkarılan derslerin kabulüyle bana mektup sesimi veren en yüce şehirliden vazgeçişimin ihtişamlı beyanıdır. Sonuçta hatıralar, iki boyutlu bir zamanda birbirini -bildiğimiz anlamıyla- göremeyen noktalardır.


Bazen hâlâ Ankara’dayım sanıyorum. Salkım Apartmanı’nın çatı katındayım da sanki dolunay varmış o gece, saat iki yönünden çarpıyormuş caddeye bakan cepheye. Sonra şuursuz bir martı duyuyorum; buradan bir saat, yürür adım, Beşiktaş İskele. Anlıyorum çatı katı eskide kalmış, şimdi yere yakın, daha yakınım. Kadim şehrin iştah açan bir caddesinden kömür kokan bir sokağa sapınca, biraz daha yürüdün mü aşağı, tam oradayım. Dolunaya vakit var, ilk dördündeyiz henüz ayın.


Yüzyılın kavuşmasıydı. Sen geldiğinde bunu söyleyecektim. Bugün hazırlıklıyım, hazırlıksız karşılaşmaların gülünçlüğünden dersler çıkardım. Hoş geldin. Yüzyılın kavuşması, nihayet. Sesim sıcak tınlayacak, ılımlı ve iletişime açık görüneceğim. Daha iyi hissetmeni hep önemsedim. Yine de diken üstü cümlelerin. Yine de bakışların, ah, senin "Doğru mu geldim?" bakışların. Yedi yıl. Ne arıyorduk ve ne bulacaktık? Yedi yıl girmişti araya. Yüzyılın kavuşmasıydı.


Dinleyeceğim, gülümser. Hep böyle değil miydi diyeceğim Ankara’nın bana s i r a y e t e d e n d i n g i n l i ğ i n d e n söz ederken sen, geldin mi hiç? Hep böyle değil miydi? Onaylayacaksın. "Ama sanki şimdi daha bir oturmuş." Sen nasıl dersen. Beğendin mi bulduğunu? Doğru geldin, merak etme. Korkma, ben buradayım. Söylemiştim. Daha iyi hissetmeni hep önemsedim.


Neler oluyor bilmiyorum. Sanki kocaman bir nefes almışım, bana gelmeyen hikâyelere dev bir adım atmışım. Sana tanrılardan ve kullardan bahsetmeyeceğim, daha vakit var çözülmeye. Hem ne gerek, sen dolu gelmişsin. Dinleyeceğim, gülümser. Üzüldüm yanımda olamayışına. Konuşma sırası senin. "En az üç saat lâzımsın bana," diyordun, beni neden böyle ölçtüğünü anlamıyordum. "Sigaram bitsin, kalkalım, olur mu?" Anlamamıştım hâlâ. Biliyordum içten içe, fikrin ve niyetin kuş tüyüdür çoğun, yazdan kalma günlerin lodosu eserken başımda bir ağrı. Yedi yıl üzüldüm yanında olamayışıma. Başımda bir ağrı.


Hep, ben yalnız yaşamaya alıştım, diyorum. O gün erken çıkacaktım evden. Beşiktaş’a inecek, Ortaköy’e giden o ağaçlı yolu yürüyecektim, yalnız başıma. Yorgun semtlerden, küskün caddelerden ve çıkmaz sokaklardan söz etmek oralı kılar insanı. Bu şehre gelmenin hiç de moda olmadığı bir zamanda herkes bir köşeyi tutmuşken burdayım ve bunu martı sesleriyle hatırlatıyorum kendime. Her şeye bir açıklamam var; dersler çıkardım yanıtsızlıklarımdan, uzayıp giden sessizliklerden. İştahla adımlayan bir çocuk, yerinden emin değil, yersizliğinden. Yıllar geçmişti birlikte karşıladığımız ilk gençliğin üzerinden ve bucaksız bir uzaklık, yarım kalmış ayrılık. Ayrılık bile. Yarım saate sığdıracaktın beni. Bu dağınıklığın, ah, senin bu tahammül edilemez dağınıklığın.


Dinliyorum, eskisi gibi. Tanıdığım en yüce oralı, kente alışamayışından bahsediyor. Ki en büyük korkum yetişememek sana, aynı yerde duramamak seninle. Yedi yılda yedi ev değiştirdin demek. Ben nasıl değiştim, sorma. Kendi destekli savaşlarımı takdir ediyorum, aferin bana, öyle dostlarımı da. Geri adım atanı, şikayet edeni, kolay yolu seçeni nasıl yerden yere vuruyorum sessiz sessiz, içimden. Yedi yılda yedi ev. Yedi yılda yedi ben değiştirdim, ben. Acının kutsallığından dersler çıkardım. Ama yine de kimsenin bulamayışını küçümsemem, yanlış anlama.


Sakin kalmaya çabalıyorsun ama anlatacaklarını sıraya koyamıyorsun. Ben yüzyılın kavuşmasından önce araya giren yılları anlatmanın başka yollarını buldum, sonra ikna oldum. Sanırım soluksuz heyecanlarımı dizginlemeyi öğrendim, belki de o gün karşında duran ben değildim, taşlaşmış bir heves. Yedi yıl önce de mektuplar yazardım sana. Herkesten erken çıktığım ayaz kış sabahları sis çöken bahçede, gözlerimi dikip soğuk demir kapıların ardına. Ne ince çocuk. Ne ince, ne leylâ. Ne tuhaf hatta. Sen, o zamanlar da bu bağın öncesiz ve yanılmaz muktediri. Hayatını yoluna koyamayışının haklı gerekçelerini anlatma telaşını en iyi ben anlarım, şüphen olmasın. Sana tüm bu şeylerin, geçen günlerin, seni yeniden hatırladığım zamanların ve neleri değiştirdiğimin gerçekte nasıl olduğunu gösterme isteğim yerli yerinde. Fakat sana tanrılardan ve kullardan söz etmeyeceğim yine de.


Hep yani ile başlayan cümleler kurmak istiyorum. Yani sözün muğlaklığını yine sözle aşmak, daha da derinleşmek olduğumuz yerde ama çok da kaybolmadan, yani boğulmadan orada. Nasıl desem, olduğumuz su sığ, ayağımızın altı kum, attığımız adım bulanık. Yani çabamız beyhude. Şeylerin gerçekte nasıl olduğunu... Yani düşün şimdi hakikat alev alev, yani ile başlayan cümleler soğutsun istiyorum gerçeği. Yani kavranabilir hâle getirsin ki dokunduğumuzda elimiz yanmasın. Anlamadınsa boşver, benim yüzümden. Ben bir şey almayayım. Yani yeni bitti ya kahvem, şimdi dokunur bir daha içersem.


"Sigaram bitsin, kalkalım, olur mu?"


Tam kurduğum gibi birbirine bakan iki sandalyenin arasına sıkıştı ve koca bir boşluğa dönüştü yıllar. Olur tabii, diyorum. Gülümser.































































0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör