• İrem Metin

Düşünmeden Konuşmalara Yer Vermeyen Bir İletişim: Mektup ve Günümüze Gelen Mektuplar



Bazı kelimeler sihirlidir, insanı içine çeker, saatlerce düşündürür. Ve bazı insanlar bu büyüye hemen kapılabilir.


Geçenlerde postaneye bir işim vasıtasıyla girince mektup göndermek için gelen bir teyzeyle karşılaştım, sabah erken saatlerdi, boş zihnimin oyalanması gerekiyordu ve o an mektup kelimesi zihnime yerleşmişti bile. Tüm gün üzerinde düşünürken buldum kendimi, gerçekten mektup ne demekti ve nereden geliyordu?

Kelimenin büyüsüne çoktan kapılmıştım.


Biraz araştırdım ve MS.580 yıllarında diplomatik amaçla kullanılmaya başlandığını 17. yy.da edebi tür olarak geliştiğini öğrendim. Dönemin şartlarında bağlamına göre düşünceyi temsil etmek için mektubu seçmek kulağa mantıklı geliyor ama tanım olarak “haber iletmek, bir şeyi sormak üzerine kaleme alınan, yazılan şey, yazılmış nesne” ifadeleriyle sözlüklerde soğuk ve dar bir biçimde yer alması beni rahatsız etmişti.

Bu kadar soğuk hissettirmemeliydi mektubun tanımı ya da bu kadar sığ bir tanımı olmamalıydı. Bunlar zaten hepimizin bildiği ifadelerdi.


İnsanların düşüncelerini yazarak karşı tarafa iletmeleri ve duygularını serbestçe harflerin büyüsüne bırakarak yapabilmeleri zor olan kısımdı, sonra farkettim ki güçlü olan şey yazma eylemiydi. Güçlüydü çünkü düşünmeden konuşmaya, sözde laflara yer vermiyordu.


Biraz daha derine indim ve mektup kelimesinin dilimize “Arapçada yazmak kavramı veren ‘ktb’ kökünden” geldiğini öğrendim. Bu kökten gelen diğer kelimeler mektep, kitap, katip... Hepsinin özünde sen de fark ettiysen değişime uğrayan eylem "yazmak".


Eylem eşittir değişiklik gücü mü o zaman?


Orison Swett Marden diyor ki: “İnsanoğlunun içinde uyuyan güçler vardır. Kendisi bile şaşırır. Çünkü bu güçlere sahip olduğu aklından bile geçmez. Bu güçleri uyandırıp eyleme geçebilirse, o kişinin hayatında büyük bir devrim olurdu.”


MS 580 yılından itibaren demek ki insanlar farketmişti yazabilme kabiliyetlerini, kelimelerin gücünü ve bu gücün devrimi diye hitap edebileceğimiz yazma eylemini.

Yazmanının gücü.


Fotoğraf: WeHeartIt



Peki sen en son ne zaman bu gücünü kullandın? Hiç birine mektup yazmayı ya da göndermeyi denedin mi postanedeki teyze gibi? Mektup yazabileceğin bir kişinin de kendin olabilme ihtimali aklına geldi mi hiç? 5 sene sonraki sana mektup yazmak nasıl bir histi acaba?


Evet belki günümüz teknolojisinde artık mailler, mesajlar bizi etkisi altına aldı ve mektubun o heyecanlı hali kalmadı. Hatta kendimize bir şeyler yazmak aklımızın köşesinden bile geçmez oldu. Bunun için gelişmiş bir teknoloji olabileceğini düşündüm. Araştırırken bulduğum bir siteyi seninle paylaşmak istiyorum.


Sitenin adı Future me, gelecekteki kendin için yazdığın mektubu -sisteme kaydettiğin e-posta adresine- senin belirlediğin tarihe gönderiyorlar. Bu istersen 5 sene, istersen bir hafta sonrası için.

Ama güzel olan kısım hayal kurabilmek; geleceğini düşleyebilmek, kendini tanıyabilmek. Sokrates'in de dediği gibi “Kendini bulmak istiyorsan, kendin için düşün.” Hedeflerini, hayallerini, tüm aklından geçenleri düşün, onları kalem ve kağıtla buluştur.


Ve sonra,


Ansızın gelen bir e-posta, minik bir bildirim sana kendi gücünü hatırlatsın. Haydi sen de yaz! Sözlerin uçmadan onları yakala!


Bildiğimiz gibi mektubun içeriği çok değişebilen bir konu, kimi kendine mektup yazmayı tercih ederken, bir başkası topluma, diğeri sevdiğine yazıyor. Sözlerini uçmadan yakalayan, günümüze kadar gelmiş, tarihe iz bırakan birbirinden farklı içerikli mektuplardan oluşturulan kitapları derledim:


20 Yaşıma Mektup

























Doğan Kitap ın yıldönümü için hazırladığı bu kitap birden fazla yazarın 20. yaşına yazdığı mektuplardan oluşuyor. Yazarlar 20 yaşlarına dönerek biz okuyucuların tecrübelerden ders çıkarabileceği, umutla dolacağı, gençliği anlayabileceği ve yeniden yorumlayıp hayata katabileceği bir dünya anı ile dolu.


Yazarlar: Ahmet Ümit - Aslı Perker - Barış Müstecaplıoğlu - Canan Tan - Çağnam Erkmen - David Mitchell - Defne Suman - Doğan Hızlan - Elif Şafak - Enver Aysever - Éric Emmanuel Schmitt - Gülseren Budayıcıoğlu - Günhan Kuşkanat - Hakan Günday - Haruki Murakami - İbrahim Yıldırım - İsmail Güzelsoy - Liz Behmoaras - Mario Levi - Mehmet Coral - Nazlı Eray - Nedim Gürsel - Nermin Bezmen - Rıza Kıraç - Selim İleri - Shari Lapena - Şebnem İşigüzel - Tahir Musa Ceylan - Tess Gerritsen - Tuna Kiremitçi - Üstün Dökmen - Yavuz Ekinci - Zülfü Livaneli



Ophelia'ya Mektuplar - Fernando Pessoa

























Portekizli şair ve yazar Fernando Pessoa’nın nişanlısına yazdığı mektuplardan oluşan kitap, şairin duygularını, düşüncelerini biz okuyucuya aktarılırken bir yandan da gizemli dünyasına da şahit oluyoruz. Yazarın mektuplarındaki günlük dil ve kolay anlaşılırlık okuyucuyu kendine bağlamayı başarıyor.


“Ophélia’ya Mektuplar, Pessoa’nın özellikle yalnızlığını, kırgınlıklarını, sıkıntılarını, acılarını, kıskançlıklarını, ileriye dönük düşüncelerini sergiliyor.”


“Bütün bunlar, hastalığın yarattığı kırıklığın doğrudan etkisiyle değil de dün bütün gün, ailemin gelişiyle ilgili olan ve çözümlenemeyen şeylerden sıkıldığım için oldu.”



Mimarlık Üzerine 17 Mektup - Vittorio Gregotti


























Vittorio Gregotti'nin yazdığı kitap birden fazla mimarın kaleme aldığı mektuplardan oluşmaktadır. Norman Foster'dan Wim Wenders'a çeşitli mimarların mektupları ile birlikte, tartışılır durumdaki mimarlık konularını içermesi de ilgi çekici ve sürükleyici.


Vittorio Gregotti aslında kitabı elinize alınca ne içerdiğini de güzel bir dille özetlemiş: “Bu kitapta edebiyat ve siyaset, kuramsal düşünme ve tarih, sinema ve görsel sanatlar mimarlığı savunmak için çağırıldılar; bunu da parçalanma, süre, atopi, karikatür, günlük yaşamın estetikleştirilmesi, toplumsal sorumluluk, değerlerin yersizleştirilmesi ya da tarihin kalıtımı gibi çapraz kesen izlekler kullanarak yapacaklar: Bütün bunlar son zamanlarda kentin ve bölgenin yaşadığı çelişkilere dayandırılacak."



On Üç Günün Mektupları - Cemal Süreya


























“Cemal Süreya, Temmuz 1972’de Okmeydanı SSK Hastanesi’ne yatan eşi Zuhal Tekkanat’a hastanede kaldığı on üç gün boyunca mektuplar yazmıştı. Zuhal’e ve oğulları Memo’ya olan sevgisini, hayallerini ve özlemlerini, mutluluk ve kaygılarını anlattığı, şiirinden tanıdığımız içtenlikle kaleme alınmış bu mektuplar, Süreya’nın ölümünün ardından Erdal Öz’ün sunumuyla kitaplaştırıldı. Kitabın ikinci kısmını oluşturan 1967-1978 tarihli mektuplarla birlikte On Üç Günün Mektupları, bir büyük aşkın “sevda sözleri”yle bezeli tanıklığı ve tarihçesi.”


(Tanıtım Bülteninden)



Piraye'ye Mektuplar - Nazım Hikmet


























Kitap Nazım Hikmet’in 1933 ve 1950 yılları arasında hayatını geçirdiği cezaevlerinde Piraye’ye yazdığı mektuplardan oluşuyor. İçinde 26 tanesi tıpkıbasım kopya olmak üzere, 581 mektup bulunuyor. Mektuplarda Nazım Hikmet, Piraye'ye aşkını, acılarını, yaşadığı olayları ve düşüncelerini çok akıcı bir dille anlatıyor.


“Ben içerdeyim işte. Yalnızım. Seni düşünüyorum. Seni nasıl iyi, nasıl harikulade düşünüyorum bilsen! “Sevmek mükemmel iş delikanlım”.

(2 Temmuz 1933)



A'dan X'e - John Berger

John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar

























Kitap Ai ve Xavier çiftinin mektuplarını konu alıyor, devrimci Xavier hapse giriyor ve bu sürede mektuplaştığı Ai ile arasındaki aşkı ve sevgiyi edebi bir dille aktaran kitap mektup içeriğine iyi bir örnek sunuyor.


"John Berger ince ince işlenmiş bir eser sunuyor bize. Şefkatle ve sonuna dek sorgulayan, eleştiren bir siyasi bakışla yontulmuş bir kitap bu, kontrollü öfkenin kitabı. Yazdığı her şey derin, itinalı ve detaylı: özgürlük ve tutsaklık, umut ve umutsuzluk, güç ve güçsüzlük, aşk ve aşık olduğumuz kişi elimizden alındığında duyduğumuz o korkunç özlem." -Arundhati Roy


"A'dan X'e uzun yıllardır okuduğum en duygulu ve dokunaklı kitaplardan biri. Gücü, mevcut olanakları kullanışındaki tutumluluktan geliyor, her türlü zulme direnen kalıcı aşkı anlatış tarzından. Bize zulmeden güçler ne kadar amansız / habis / kötücül / gaddar olursa olsun, aşkın ve insan ruhunun asla yok edilemeyeceğini gösteriyor." –Harold Pinter



Bir Sürgünün Anıları – Aziz Nesin

























Kitap Aziz Nesin'in sürgün yıllarını mizahi bir dille ele aldığı mektuplardan oluşuyor. Dili ve anlatılan olaylar neticesiyle Aziz Nesin'i daha yakından tanıyabilmemize de olanak sağlıyor.


Biz geçiyoruz.


Geliyor, geliyor!.. diye sesler duyuldu. Artık kim geliyor, kimi bekliyorlar bilemem... Tam Halkevi önüne gelince bir alkış da bize tuttular. Biz, alkışın da verdiği kuvvet ve coşkuyla, ortada ben, sağımda solumda iki candarma, uygun adımla boydan boya asfaltı geçtik, köprü başına geldik... Kalçadan adım çıkarmaktan yorulmuşum. Sıkıntıdan mı, coşkunluktan mı, sırtımdan kuyruk sokumuma doğru terlerin sızdığını duyumsadım.


Candarmalardan biri,


İyi geçtik... dedi.


Öbürü:


İyi geçtik... diye tekrarladı.


Sonradan, o gün Bursa’da, Halkevlerinin kuruluşunun bilmem kaçıncı yılının kutlandığını öğrendim. Bursalılar toplanmışlar, Ankara’dan gelecek büyük birini bekliyorlarmış, gelmemiş. İsterse gelsin. Ankara’dan o gelmediyse, Istanbul’dan ben geldim.

Bursa’ya girişim, pek anlı şanlı oldu doğrusu."


0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör