• Merve Tuğtepe

Aşkın İnadına Delirmeyen Heykeltıraş: Camille Claudel


Fotoğraf: Herve Leyrit



“Bir avuç toprağı yoğurmayı bile bilmeyenler… Duygusuz, yavan insanlar… Bu benim ruhum, en kutsal varlığım. Bunlar, çalışma saatleri. Ruhumun yandığı saatler. Siz yiyip içerken, dalga geçerken, oburca tıkınırken, ben heykelimle yalnızdım. Ve yavaş yavaş akan benim hayatımdı. Bu toprağın derinliklerine kanımı akıtıyordum.”


- Camille Claudel

1864 yılında, çocukluğu ile hayal gücünün ve dehası ile deliliğinin sınırlarını çizemeyen Camille Claudel, Kuzey Fransa’da sevginin yokluğuna ve biçimlendirdiği hayatının elinden bir anda alınmasının yarattığı karşı konulamaz çaresizliğine doğduğunu henüz fark etmemişti. “Napoleon 1” ve“David ve Goliath” heykellerini yaratacak ilahi gücü içinde bulduğu hayatının ilk çeyreğinde, çalışmalarını Fransa’nın en saygın salonlarında sergileyecek kadar keşfedilmeye açtı. Zaman, sanattaki başarısının denizinde kağıttan bir gemiydi. Ne kadar yüzebiliyor olsa da Camille’in sayamadığı gözyaşlarıyla ıslanmaması gerekirdi. “Vals (Le Valse)”, “Clotho (Clotho)”, “Kayıp Tanrı (Le Dieu Envolé)”, “Geveze Kadınlar (Les Bavardes)” ve “Sakuntala (Sakountala)” gibi eşi benzeri dünyaya sığmayan eserlerinden sonra, sevincini bastırmış ve mutluluğa katlanan bir heykeltıraş haline gelmişti. Camille babasının, fedakarlığın bir erkek için şantajın en kötü biçimi olduğu uyarısını, gerçek arzularını dile getirmekte zorlandığı otuz kara yıla ithaf etmişti. Babası Camille’e tezat gerçeği öğütlerken, oğlu Fransız şair ve diplomat Paul Claudel’in, otuz yıl her ay ziyaret etse bile ablasını akıl hastanesinden çıkarmamaya karşı gösterdiği inatçı fedakarlığı hesaplayamamıştı.

"Meydanlardan sürülen heykel, diğer sanatlar gibi, şairin yasak düşlerini barındırdığı o ıssız odaya çekildi. Camille Caludel bu iç heykelin ilk işçisidir.” Paul’un mürekkeple tanıştırdığı dizeler Anne Delbee’nin, Camille’in hayat öyküsünü elden kayan hayat şarkısının her notasının doğru basılması zenginliğinde anlatan “Bir Kadın” adlı kitabında yer almıştı. Akıl hastanesinden yolladığı “Beni yalnız yaşamakla (ah dayanılmaz cinayet) suçluyorlar.” mektupları eleştirilen feminizmiden çok, kadının yadsınamaz gücünün ve yaratıcılığının sesini duymak için okunmalıydı. Paul’un, şiirlerini kıskandığı Baudelaire’e erişmek hırsıyla yazdığı tüm dizeler birleşse, ablasıyla arasındaki dört yıldan daha uzun süre Camille’i anlamak istemediğini anlatacaktı.


1898 yılına kadar bahtına esir süren Camille-Rodin aşkı, ondan hem bebeğini hem de heykeltıraşlığını aldı. Aşktan geriye, ayrılığının öngörülebilir acısını yansıttığı “Olgunluk Çağı (L’Age Mur)” isimli eseri kaldı. Dilediği gibi delirme özgürlüğüne sahip Camille’in hayal kırıklarıyla dolu heykeli, bunalımlarının kilini, üzüntülerinin suyunu, ailesi tarafından terk edilişinin şeklini içeriyordu. Bilindiğinin aksine akıl hastanesinde bitmiyor, tam da orada başlıyordu onun hikayesi. Kaderin sakinleşmek mecburiyetinde bıraktığı heykeltıraş, telaş ve tedirginlik durumunda, çevreden çok kendine zarar veren şizofrenisine sığınıyordu. En çok neyden kurtulmak istiyorsa, ona yakalanmıştı. Zalim kaderinin dönüm noktaları ile kronik yalnızlığına bölünmüş aklı; yaratıcılığı ile deliliğinin, hayal gücüyle gerçeklerin terazisinde, sevdiklerinin ona biçtiği hayatın değerini tartıyordu. Hayat ona rasyoneller sunmak yerine, ilhamını kıskançlığından alan Auguste Rodin’i çağrıştırıyordu. Rodin’den önce güçlü kadının ayakları şimdi tuzdu, basıyordu yaralarının üzerine.

Devri ile aklını yarıştırırken biliyordu, takıntılı aşkı gibi kendi ünü de Rodin tarafından hep gölgelendi. Sözcükler o geceyi tekrarlıyordu bir bir. Rodin için öykünmekten çok, Camille’in topraktan eserlerini yaşamak istemesinin verdiği kibir. Önünde yükselen duvara rağmen, Rodin bir kriz anında doksan heykel ve eskizini parçalayan Camille için “Ona altını nerede bulacağını söyledim. Bulduğu altın kendi içindeydi.” diyecek kadar ezberlemişti, onun asi damarlarındaki yaratıcılığını. Camille soluk kazandırdığı heykellerin edilgeni olma riskine karşı kıramadığı aşk inadını. Zaman göl suları gibi akıp, gidiyordu. Zevk duygusunu uyandırdığı için minnet duyduğu “Cehennem Kapıları (Le Port de l’Enfer)” çalışmaları, ona akıl hastanesindeki ışığın, heykelin, sanatın, Rodin’in ve Paul’un yokluğunu anımsatıyordu. “Camille Claudel 1915” filminde erkek kardeşine, ailesinin yaptıklarıyla zihninde canlanan özgürlüğün neden örtüşemediğini haykırıyordu.

Konuştukları yalnızlık senfonisi, sustukları hayal kırıklıklarının bavulunda saklı. Gözyaşlarını sayamadan, tutamadan elinden kayan düşlerini. Hangi mecaza sığınsa uzak, hangi cümlede dursa yabancı. Gitse kimse arayıp sormayacak, ölse kimse canına okumayacak. İnkar etmediği bir hayatın hapishanesini yaşarken, duyduğu her türlü söz bir ihanet senaryosu gibi geliyordu Camille’nin kulağına. İnsanların iyi niyetini beklemek, yetmiş dokuz yaşında dişi heykeltıraş için sert bir kahkahadan ibaretti. 1943 yılında eline bir avuç ıslak toprakla heykelin köklerine ulaşamadığı Camille, “Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?” düşüncesiyle bizi ve sanatı terk etti.

0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör