• Ramon & Koka

Birbirimizle Konuşur Gibi-III

Alışmak, ne fena!



Özellikle sosyal medyada ve daha çok da yönetici kesimin söylemlerinde sıkça karşılaşıyoruz bu sözle: “Tiyatro yapmasanız ölmezsiniz.”


Theatron, Kadıköy Emek Tiyatrosu, Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu, Yolcu Tiyatro, Kafile, Tiyatro Tatavla, Öykü Sahne, Alt Kat Sanat, Wise Tiyatro, Tiyatro 11, Ankara Birlik Tiyatrosu, İstanbul İmpro, Apartman Sahne, Gaca Tiyatro, Alesta Tiyatro, Moda Sahnesi, Asmalı Sahne, Fiziksel Tiyatro Araştırmaları, Oyun Atölyesi, Tiyatro Boğaziçi ve belki kaçırdığım başkaları... Oyunlarına hiç gitmemiş olsanız bile mutlaka isimlerini duymuş olduğunuz tiyatro toplulukları. Kültür bakanlığının “Tarihin En Büyük Sanat Yardımının” ulaşamadığı bazı özel tiyatrolar bunlar. Çoğu vergi veya sigorta borcu yüzünden başvuru dahi yapamadı. Yedi aydır neredeyse hiç geliri olmayan ve borcu olmaması beklenen bu tiyatroların patır patır mekanları kapanmaya başladı. Krediye başvursalar daha mı iyiydi acaba? Ne var ki bu yardıma başvuru yapıp da alamayanlar da var. Oldukça keyfi, hangi kriterlere göre verildiği belli olmayan büyük bir yardım bu.¹ Neyse ki bu topluluklar ve daha niceleri seslerini yükseltiyorlar ve mücadele ediyorlar.² Geçtiğimiz günlerde özel tiyatroların bazı temsilcileri Kültür ve Turizm Bakanı ile bir araya gelmişler. Yeni bir destek paketi bir hafta içerisinde açıklanacakmış. Fakat bakanlık, bünyesinde barındırdığı turizm sektörünün daha çok etkilendiği kanaatinde; bu yüzden bu paket onlara gidiyor. "İlerleyen süreçte bir paket de özel tiyatrolara" demiş. Yüreklere su serpildi.³


Geçenlerde bir sabah uyandığımda ilginç bir his içerisinde buldum kendimi. Sanki tam rüyadan çıkmamışım gibiydi ve o gerçeklikten baktığımda yaşadığımız pandemi dönemi hiç olmamış ya da aslında bir rüyaymış gibi geldi. Çok anlık bir histi fakat bu his uyandığım günün gerçekliği yavaş yavaş beynimin içerisine sıcak bir sıvı gibi sızarak dolmaya başlamasından itibaren yerini düşüncelere bıraktı. Meğer suyun içerisinde boğulduğumu anlamak için bir anlığına da olsa kafamı dışarı çıkarmam gerekiyormuş. Size de oldu mu hiç? Daha eski zamanlarda çekilen filmleri veya videoları izlediğimde insanlar fiziksel mesafelerini bırakmadıklarında aralarında (genelde kalabalık sahnelerde oluyor), yine içimde bir an “Durun, ne yapıyorsunuz!” diyen bir sesin varlığını keşfediyorum. İşte buna benzer bir his. Ben alışmışım. Alışmışlığın farkına varmak, bu hissin izini sürmeye itti beni.


Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde ya da bir yerden ayrıldığımızda bizi hayatta tutan şey değil midir alışmak? Tersinden düşünüyorum ve diyorum ki, büyük bir kayıp yaşamış olmalıyız. Bir mekan kaybı gibi daha çok ve hatta ikisi birden, birlikte olmanın kaybıyla birlikte. Zamanın öylece geçip gitmesine ise alışmışız. Hayatta kalmanın semptomu, zamanın öylece geçip gitmesi. Düşünmeye devam ediyorum, bu bir süredir mi böyle? Ya da bir anda mı kaybettik her şeyimizi? Okuduğum yazılarda onlarca kez genişletilmiş bir şimdinin içerisinde yaşadığımız fikri ile karşılaşmışımdır. Bu şimdinin genişlemesinin, kaybımızı o kayıp anından çıkarıp neredeyse tüm hayatımıza sıvadığını fark ediyorum. Ve ilginç bir biçimde bu bana bir umut da veriyor. Diyorum ki bu sadece bir kayıptan ibaret değil. Sadece gitgide daha derinlere indiğimiz, kafamızı çıkaracak boşlukları dahil bulamadığımız bir alışmışlığın içerisindeyiz. Bu teşhisi koymalıyız, bu bir toplumsal patoloji halidir. Neye alıştığımızın daha görünür olduğu başka bir zaman oldu mu?


Kapitalist Gerçekçilik kitabının yazarı ve aynı adlı kavramın da mucidi Mark Fisher, altı yıl kadar önce "İşe Yaramaz" başlıklı yazısında şöyle söylemiş:



Bir süredir, eyleme geçebilen insanlar olmadığımız düşüncesini giderek kabul ettik. Bu, depresyonda olan birinin kendine çeki düzen verip “içinden çıkabileceği” iradi bir yenilgi değildir. Gerçekten de sınıf bilincini yeniden inşa etmek zorlu bir görevdir, hazır çözümlere başvurarak elde edilecek iş değildir. Ancak kolektif depresyonumuz bize ne derse desin bu başarılabilir. Siyasete yeni kolektif katılım biçimleri icat etmek, çürümüş kurumları yeniden canlandırmak, şahsileştirilmiş hissizliği siyasileşmiş öfkeye dönüştürmek: bunların hepsi gerçekleştirilebilir, bu ne zaman olur, neyin mümkün olduğunu kim bilebilir?



Evet, muhtemelen Mark Fisher bunu yazdığında tüm dünyanın böylesi bir salgınla sarılıp sarmalanacağını bilmiyordu, belki de biliyordu, bilemeyiz. Kendisi maalesef üç yıl kadar önce kendi isteğiyle yaşamına son verdi. Ama şurası açık ki; eylemsizliğimizi salgından önce kabullenmeye başlamıştık ve bu salgının dışarıda olup bitenlere beklediğimiz gibi bir etkisi olmadı.


Demem o ki dostlar; tahayyüllere, alışılmamışlara ihtiyacımız var. Yani şu ortamda tiyatro yaşamsal bir faaliyet değil de ne şimdi?




²Bu gibi yardımlara daha önce de başvuran Tiyatro Boğaziçi, Kültür Bakanlığına yardım kriterlerinin keyfi olduğu savıyla beş kez dava açmış. Daha ayrıntılı bilgi için

³Kültür ve Turizm Bakanı ile yapılan görüşme haberi. Bu görüşmeyi olumlu olarak değerlendirenler de mevcut.

“İşe Yaramaz”, Mark Fisher. Orj. “Good for Nothing” The Occupied Times” ‘tan çeviren Koray Kırmızısakal.

0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör