• Yiğit Potuoğlu

Bestelerinin Ötesinde: Fazıl Say


Fotoğraf: fazilsayofficial



Çağımızın sanatını en iyi şekilde icra eden batılı klasik müzik sanatçılarından birisi üstat Fazıl Say'ın, çağdaş Türk toplumu için inanılmaz bir gurur kaynağı olduğu aşikar. Fazıl Say’ın işlerinin müzikseverler, daha geniş kapsamda ise tüm sanatseverler tarafından dilden dile konuşulması gerektiği ise su götürmez bir gerçek. Bu yazının kaleme alınmasının en önemli sebeplerinden biri tam olarak bu konu: dilden dile konuşulmak. Bir diğer sebebi ise üstat Say'ı diğer sanatçılardan ayıran bir özelliğinin olması: sosyal dünya anlayışını benimseme biçimi. Klasik müziğin; oligark, aristokrat, burjuva ve hatta timar bireylere gereksiz bir tepside sunulduğu bu günlerde, Say'ın Tokyo'da çaldığı bir şarkıyı aynı zamanda Gümüşhane'nin ücra bir köyünde de çalacak toplumsal bir anlayışı benimsemesi, bu yazının kaleme alınmasının bir diğer sebebi.


Fazıl Say’ın özgeçmişini hızlı bir şekilde geçmeme müsaade ediniz. Kendisinin sahip olduğu vizyonu kayda değer bir seviyede anlayabilmemiz için eğitim hayatına değinmek istiyorum. Eğitim hayatı dediğim durumu gittiği okulları saymak ile sınırlandırırsak, bu kendisinin vizyonunu anlamamıza yeterli olmaz. Biraz daha geriden alalım. Müzik hayatının çok ufak yaşlarda dudağında olan bir rahatsızlık sonucu, o bölgeden ameliyata girmesinin ardından, doktorunun ona melodika çalmasını önermesi ile başladığını söyleyebiliriz. Piyano ile olan haşır neşirliği konusunda ise kendisinin "Suya Yazılan" kitabında da bahsettiği üzere ailesine müteşekkir kalmamız gerek. Fazıl Say'ın babası Ahmet Say bir müzik yazarı ve müzik eğitimcisiydi. Bu bağlamda, Fazıl Say küçükken eve bir oyuncak org alınmasına şaşırmamak gerek. Say, beş yaşında, bahsi geçen org ile zaman geçirirken radyoda çalan ve onun duyduğu bir Mozart bestesini temel hatları ile bu orgda çalmaya başlıyor. Gel zaman git zaman ev halkının eve gelen aydın misafirlere durumdan bahsetmesi sonucu gelen tepkiler, bu çocuğun inanılmaz bir yetenek olduğu ve en yakın zamanda bir öğretmenin ellerine teslim edilmesi gerektiği yönünde oluyor. Hem de en iyisine! İlk hocası Mithat Fenmen oluyor. Tabii kendisinin Fenmen'e ilk götürülüşünden boyunun yeteri kadar uzun olmaması sebebi ile bir yıl sonra... Böylece, Say 4 yaşında piyano çalmaya başlıyor ve 8 yaşında ilk bestesini yapıyor. Bunun adı dehadır. Say'ın bu konuya getirdiği günümüz yorumu ise kendisinin ilerleyen paragraflarda bahsedeceğim misyonunu tam anlamı ile ortaya koyuyor: "Ya o eve hiç o oyuncak girmeseydi?". Ülkenin alanında en usta öğretmenlerinin kudretleri ellerinden geçen Say, ardından Ankara Devlet Konservatuarı ve Düsseldorf Müzik Yüksek Okuluna gidiyor. Ankara Devlet Konservatuarında okurken özel yetenekleri öğrenciler için olan özel statüde bir eğitim alıyor ve 1987 yılında konservatuarın piyano ve kompozisyon bölümünü tamamlıyor. Bir gün konservatuarın son yıllarında çalışırken içeriye kendisinin tanımadığı ünlü bir piyanist giriyor, David Levine. Dinliyor, sadece omzunu okşayıp çıkıyor. Say, bu durumu çok fazla önemsemiyor. Bu olayın ardından ise Almanya'dan Levine imzalı bir mektup geliyor ve bu neticede Alman burslu ile eğitimine Düsseldorf Müzik Yüksekokulunda devam ediyor. Say, 1991'de konçerto solisti diploması alıyor ve 1992'de Berlin Tasarım Sanatları ve Müzik Akademisi'nde piyano ve oda müziği öğretmenliğine getiriliyor. Tüm bu eğitim hayatının ardından ise inanılmaz seviyede yoğun olan konserleri eşliğinde büyük bir çoğunluğu Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde olmak üzere kendisinin yurt dışında, farklı vizyon ve kültürlerin altında yaşama serüveni başlıyor. Daha önce de belirttiğim üzere, aldığı eğitimin gerek pratik gerek teorik yönleri için lütfen daha detaylı yerlere bakınız. Çünkü, ben bu yazıyı başka üç farklı konuda ele almak istedim. Bunlar; Hedefi ve Misyonu, Sanata ve Topluma Katkısı, Vizyonu ve Eserleri şeklinde. Dilerseniz başlayalım...

Yirmi birinci yüzyıl çerçevesinde sanatın felsefenin bir parçası olduğu gündem maddelerinde tartışmanın en çok hangi sorudan yürüdüğünü tahmin edebileceğinize dair inancım tam. "Sanat, sanat için mi vardır yoksa toplum için mi?" Bu sorunun cevabını bilemem, hatta Sayın Say 'da zannımca bilemez, en azından bilmemelidir. Her neyse, cevap ne olursa olsun, Say'ın her ikisini de kendine misyon edindiği aşikar. Bu misyonunun "sanatı ile sanatı geliştirme" kısmı istemeden de olsa biraz kendisinin vizyonuna kayacak ama olsun. İzninizle, bu konuyu biraz daha açmak istiyorum, her yönüyle.


Hatırlayacaksınız ki, yazımın başında Say'ı diğer sanatçılardan ayıran bir durum olduğunu ve bu durumu da sanatını olabildiğince evrensel ve sosyal yapmaya çalışması olarak açıklamıştım. Bu noktada, şunu söyleyebilirim ki, Say'ın çok yeni bir kitabı olan "Suya Yazılan" adlı kitabından, babası Sayın Ahmet Say ile yaşadığı bir diyalog olan, "Anadolu'ya git, her yerde çal oğlum" adlı yazı çok ilgi çekicidir. Yazının ana fikri ise topluma hizmetin bir elden yapılması durumunun imkansızlığı ve bu konuda elini taşın altına koymanın bir fedakarlık değil zorunluluk olması. Say'ın yılda verdiği ortalama 120 konserin %20'si Türkiye'de, tam anlamı ile Türkiye'de... Kendisinin konser hayatı 1995 yılında New York'da kazandığı bir yarışma ile başlıyor ve yılda 120 konser gerçekten fazla. Uçaklarda ve otellerde geçen bir ömür söz konusu. Hatta kendisinin "Uçak Notları" adlı bir kitabı ve Suya Yazılan kitabında "Tuhaf Uçak Anıları" adı altında bir yazı derlemesi var. "Anadolu'ya git, her yerde çal oğlum!" yazısı çerçevesinde ne demek istediğimi evrensellik ve sosyallik hakkında tam olarak anlayacağınıza inanmaktayım. Okumanızı kesinlikle tavsiye ederim! Kendisinin hem hayatını hem felsefesini hem de müzik anlayışını tek bir elden sunan, çok güzel bir kitap. Her ne kadar kendisi yazarlık konusunda bir iddiası olmadığını belirtse de, ben; dil, üslup ve yazım şeklini de çok beğeniyorum. Sonuç olarak kendisinin vizyonunu tek bir kitabı ile anlayabiliyorsunuz ve bu onun yazmak konusunda da olan yeteneğini ön plana çıkarıyor.


Günümüz dünyasında sanatını icrayı sadece üst düzey sanatseverler adına veya daha genel anlamda sadece sanat adına yapmanın sanatçıya hiçbir şey katmayacağını çok iyi bir şekilde anlamış olan Say, yaptığı bu işi kendisinin deniz derya, cahili cühela bir güruh tarafından gördüğü "yaptırım çalışmaları"na rağmen büyük bir istikrarla devam ettirmesi ise beni büyülüyor. Bu konuyu da biraz daha açmak istiyorum. Say ailesinin siyasi yorumları bir kuşak meselesi. Dedesi Sayın Fazıl Say'dan bu yana gelen siyasi düşünce kavramı, dede, baba ve oğul olarak herkesin yolunun 20.yüzyıl Almanya'sından geçmesiyle birlikte iyice pekişiyor. Lafını sakınmayan bir insan olduğunu düşündüğüm Fazıl Say'ın hiçbir magazinsel değer taşımayan sohbetlerinin belirli kitleler tarafından tepki görmesi, çok doğal ve evrensel. Evet, evrensel. Buna dünyanın her yerinde rastlayabilirsiniz. Sadece ölçüsü değişir ama rastlayabilirsiniz. Fakat, günümüz Türkiye'sinde, ideolojik, felsefik veya sadece toplumsal olan demeçler hadsiz bir biçimde belli başı kitleler tarafından ülke siyaseti ile birleştirilince, yapıcılıktan bir hayli uzak olan haksız ve yersiz eleştiriler iki farklı koldan geliyor; bağnaz ideoloji sempatizanları ve yine bağnaz siyaset partizanları. Her yönüyle, tüm bu durumları sanat neferi ile karşılayıp bu koşulların müziğine engel olmaması da kendisine ayrı bir sempati ve hayranlık kaynağı. Bu işler, sadece belli başlı kişiler tarafından programlarda, yazılarda, orada, burada yani teoride yapılmıyor. Bizzat sokaklarda, pratiğe dökülmüş bir biçimde yapılıyor. Eğer kendisini biraz da olsa araştırırsanız, kendisinin maruz kaldığı kötü propagandalara illa ki denk gelirsiniz. Bir tanesini iletmek isterim: Say'ın ünlü yazar Sait Faik için hazırlamış olduğu bestesinin dünya prömiyeri, Burgazada’da vapurlar, yıldızlar, akın akın gelen müzikseverler ve kuşlar eşliğinde müthiş bir atmosfer. Temkinli olan Say ve ekibi, her türlü ihtimale karşı konser öncesinden organizasyona ekstra jeneratör, ışık, ses gibi konularda dikkatli olmasını söylüyor. Konsere on beş dakika kala, bir sanat düşmanı güruh tarafından elektrikler kesiliyor. O sırada, İstanbul'da, Burgazada dışında hiçbir yerde elektrikler kesilmiyor ve kesilmesi için herhangi bir neden de beklenmiyor. Hoş, temkinli bir dikkat üzerine gelen ek jeneratör sayesinde konser devam ediyor ve sahnedeki sanatçılara güzel İstanbul eşlik ediyor. Ama siz konuyu anladınız.


Hal ve durum buyken, gerçek sanatçı ile sahte sanatçıyı bu koşullar altında ayırt edebilirsiniz. Görüldüğü üzere, Fazıl Say gerçek bir sanatçı. Sanatın hangi dalını icra ediyorsanız edin, sanat anlayışı içerisinde topluma hizmet olan hiçbir sanatçı çıt kırıldım olmamalı. Sanatını topluma nasıl mal ettiğini ve bunu hangi koşullar altında yaptığını yeterince anlattığıma inanıyorum. Vizyonu ve eserleri kısmına geçmeden önce biraz daha sanata ve sanatçıya olan katkısı üzerine konuşmak isterim.


Say'ın bir hayali var: "Say Vakfı"! Daha önce Say'ın belli başlı oluşumlar ve uluslararası ölçekli yarışmalar çerçevesinde jürilik yapmışlığı mevcut ve bu konularda tecrübeye sahip. Özellikle, Türkiye'deki bir vakıfta ülkenin dört bir yanından gelen birbirinden yetenekli müzisyen gençleri dinliyor, ayırt ediyor ve en yeteneklilerine uluslararası seviyede müzik icra edebilmeleri için ve bu seviyede eğitimler alabilmeleri için maddi ve manevi anlamda yardım ediyorlar. Sanata ve sanatçıya olan katkısı adına daha bireyselleştirilmiş bir örnek isterseniz size "hayata seslenmenin yolunu bulan Japon çocuk"un hikayesini anlatabilirim. Japonya'da 2000 yılında verilen bir konserin ardından Japon bir anne, 11 yaşında, görme engelli çocuğu ile kulise geliyor ve Say'dan çocuğu sadece iki dakika dinlemesini rica ediyor. Say, kabul ediyor ve dünyayı dahi göremeyen bu çocuğun Chopin'in ilk bandını nasıl da güzel çaldığına tanık oluyor. O çocuk, Nobuyuki Tsuji, şuan dünyanın en ünlü ve en çok konser veren piyanistlerinden biridir.


Gördüğümüz üzere, kendisinin sanatı ile sanata verdiği değerin, sanatı ile topluma verdiği değerden aşağı kalır hiçbir yanı yok. Zaten sizlerin de katılacağına inandığım şekilde, bu konular birbirine bağlı konular. Sanatını topluma mal ederken aldığı aksiyonlar ve edindiği bakış açısı, kendisinin sanatı ile sanata yapmayı amaçladığı durumu da, en ince hatlarına kadar etkiliyor. Tabii ki, tam tersi de geçerli. Bu iki durum arasındaki benzerlik ilişkisi Analoji bilimi için en uygun alan olabilir!


Dilerseniz kendisinin vizyonu ve eserlerinden devam edelim. İlk olarak şunu belirtmek isterim ki; bırakın batılı klasik müzik sanatçılarının hatta bazı yanlış ve sahte batılı klasik müzik dinleyicilerinin bile sahip olduğu o anlamsız müziğe "üstten" bakma durumuna üstat Say'da en ufak bir seviyede bile rastlama ihtimaliniz evrenin içinde yok. Sonuçta, onun deyişiyle, "Aşık Veysel de müziktir, Zeki Müren de... Ön yargı niye?". Belli başlı eserlerini incelemeden önce vizyonundan başlamak isteyeceğim ve bu bağlamda kendisinin 1996 yılındaki bir röportajındaki sanat vizyonu hakkında olan demecinden bahsetmeden geçemeyeceğim: "İnsanlar Beethoven'ı 200 yıl dinliyorsa bunun sebebi sihirdir, melodi değildir. Sezen Aksu'nun da melodisi güzel ama 200 yıl dinleneceğini sanmıyorum. Önemli olan; kalite, nitelik, olaydaki derinlik, bütün insanlara hitap edebilme özelliği." Aslında yine baktığımız zaman bu demeçte de kendisinin zihniyet yapısında dair birçok şeyi anlayabiliyoruz. Eserlerinden devam edecek olursak, 2020 çerçevesinde, kendisinin en ünlü eserlerinden biri "Kara Toprak". Aşık Veysel'in bir şarkısı olan Kara Toprak, anlatmaya çalıştığı şeyi çok güzel bir şekilde iletiyor. Bana kalırsa, gerek şarkının içerisindeki piyano tellerine vurma eylemi neticesinde gerek şarkısının temel yapısı neticesinde, eserin adı "Anadolu'da Bir Zamanlar"da olabilirmiş. Kendisinin 1996 yılındaki röportaj demecinde de dediği üzere önemli olan eserdeki derinlik. Ben, kendi adıma, Say'ın eserlerini dinlerken bu derinliği tam anlamı ile hissediyorum. Stresli bir atmosfere kendimi ait hissettiğim zaman, "Nietzsche und Wagner, Op.49: No.1, Nietzsche" , kendimi neşeli bir atmosfere ait hissettiğim zaman ise "Yeni Bir Gülnihal, Op.5/e" gerçekten ruhuma çok güzel geliyor. Altı dakika on saniyelik Kara Toprak eserinin birinci dakika kırk yedinci saniyesi ve üçüncü dakika kırk üçüncü saniyeleri arasındaki müthiş hazza hiç girmiyorum bile.


Eslerinin sanatsal anlamdaki bu derinliklerinin yanı sıra birde tabii ki toplumsal derinlikleri var. İzmir, Alsancak, Gündoğdu meydanında, etrafındaki bin beş yüz kolluk kuvvetinden korkmuş olan on beş kişilik bir aktivist grubun yanından geçerken kulaklarımda "Sardunya'ya Ağıt" şarkısının olması gerçekten çok garip bir histi. Say'ın "Akılla Bir Konuşmam Oldu" kitabının önsözü "Bu hayatta kendimden, besteci olarak yüz saatlik beste, yorumcu olarak da yüz saatlik kayıt istiyorum" cümlesi ile bitiyor. Bu nitelik ve derinlik ile kendisinin hedeflediği her türlü hedefe erişeceğine dair içimde en ufak bir şüphe dahi yok.


Uzun lafın kısası, aklımda şu soru var: "Sanatı olmayan memlekette kim neyle gurur duysun?". Fazıl Say'ın yaptığı gerçek bir vatanseverliktir. Bunu hem yurt içinde, Gümüşhane'nin ücra bir köyünde klasikten bihaber insanlara batılı klasik müzik sanatını severek icra etmesinden hem de yurt dışında, o ülkelerdeki Türklerin Say konserlerini tıka basa doldurmasından ve bunun uluslararası kamuoyuna yansımasından görebilirsiniz. Fazıl Say'ın bir piyano tuşuna basışı, yurt dışındaki binlerce "Türkiye'de klasik Batı müziği var mı?" sorusunu tarihe karıştırıyor. Gerçek vatanseverin kim olduğunun net bir şekilde anlaşılabileceği, daha aydın, daha münevver bir Türkiye ve dünyada görüşmek dileği ve üstat Say'a minnet ile sizleri selamlarım.

0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör