• Yağmur Kaya

bütün keşkelerin bütün belkileri

Seneler geçmiş, defterimi açıp da iki cümle yazmaya erinmişim. Yalnızca çok içtiğim zamanlarda telefonun notlarını açıp, ertesi gün asla okuyamadığım, ne yazmak istediğimi zaten hatırlamadığım, harflerin birbirine girdiği kısa notlar almışım. Sanki çok derin bir uykudaymışım da, kafamı kaldıramamışım da aylarca, sonunda başımda bir ağırlık, omuzlarımda bir dinginlikle uyanmışım gibi. Uyuşuk parmaklarım.



Açıp eski yazdığım yazılara baktım, kendimi nasıl aynı döngünün birinden diğerine sürüklemişim, hayatımın her alanında. Nasıl görememişim bir şeyleri, nasıl kabul etmek istememiş içim, nasıl değişmeye, dönüştürmeye gitmemişim. İnsan kendi kendini de kandırmayı seçiyor bazen demek ki, çoğumuz yapıyoruz hazır hissetmediğimizde, biliyorum. Samimiyetin konforuna koşmaktansa, karşılanacağı meçhul beklentilerde oyalanmışım. Bir bakıma iyi de yapmışım. Silsem mi diye düşündüm ama vazgeçtim, altı sene önce hissettiklerime de sarılmak istediğim bir yerdeyim. Birini yaşamasam eksik kalırdım, birini yaşamasam değişmeye gitmezdi yolum, aynı döngünün bir yenisine hazırlıyor olurdum kendimi. Ama artık bir çemberi geride bırakmış gibiyim biliyor musunuz? Nasıl hissediyorum, anlatayım;


Uzun süre boyunca şans vermediğim, mesafeli durduğum bir şeyi bir süre sonra çok sevebileceğimi ve bunun için kimseye açıklama yapmak zorunda olmadığımı fark ettim. Emek edip sonucunu aldığım şeylerin tatmini tamam, ama bazı şeylerin de kendiliğinden, zorlamadan, yormadan olduğunda insana daha fazla şu olur olmaz tebessümlerden getirdiğini fark ettim. Birilerinin hayatına daha fazla dahil olayım, birileri benim hayatıma daha fazla dahil olsun diye kimseyi iyileştirmenin benim görevim olmadığını sonunda kabullendim. İyileşmek isteyenin aramaya başladığı anda şifalanmaya da başladığını öğrendim. Acı hiyerarşisi yapmamam gerektiğini, bir şeye üzülüyorsam içim aldığınca üzülebileceğimi, içimden ağlamak geliyorsa göz altlarım çeneme inene kadar ağlayabileceğimi ve bunu kimsenin gözünde meşrulaştırmak zorunda olmadığımı fark ettim. Çünkü hiç üzülmüyormuş gibi görünenlerin de ağladığını, çok mutlu olanların bile zaman zaman geceyi getiremediğini öğrendim, bu bencilce rahatlattı içimi. Başta biraz utandım, sonra o da geçti.


İlk yazı yazmaya başladığım balkondayım şimdi, güneş batıyor, biraz viski koydum. Biliyor musunuz, mutluyum. Uzun zamandır her şeye tedirgin olmaktan, kim kalır kim gider diye, hangi iş nasıl biter diye düşünmekten, aldığım nefesin farkına varamamışım, gözlerimi yalnızca kısmışım da, üzerimdeki güneşin tadına varamamışım. Güneş batışlarında, dolunaylarda tek başıma bir şeyler okuyup, şarap içmenin ne kadar keyif verdiğini unutmuşum, balkonda renkli ortancalar yetiştirmeyi sevdiğim silinmiş aklımdan, seneler sonra sevdiğim bir arkadaşımla tekrar karşılaşmış gibiyim. Bir sürü şey değişmiş gibi içimde ama bir o kadar da aynı gibiyim. Mesela nasıl olduğunu merak ettiğim birini iyi ki can havliyle telefona sarılıp aramışım, bundan sonrası hiç umrumda değil. İyi ki herkese öfke ya da sevgi dolu, ne hissettiğimi söylemişim. İyi ki uzun gecelerin sonunda eve döndüğümde bir tane “keşke” kalmamış içimde. Öyle hafif içim, öyle rahat. Bütün keşkeler yerine bütün belkilerle yaşamak günü, belkilerle kurmak tüm iç cümleleri. Ertelemek yerine böyle başlamak. Karanlıkta tek başıma gözlerimi kapatıp, esen havada huzur bulmamın yolu bu, insanın kendi gibi olabilmesi ve içinden geleni söyleyebilmiş olmasının verdiği canım hafiflik bu. Karşımdaki insanı bir daha görememe ihtimalime karşılık, aklımdaki bir cümleyi bile sonraya bırakamam. Bu kendime sözümdür, bu sevdiğim bir arkadaşıma yıllar önce verdiğim sözümdür.


İçimde mi bir sınır vardı yoksa yinelediğim kelimelerde mi bilmiyorum. Sonunda gerçekten bir aşamayı geçmiş gibi hissediyorum kendimi ve üzüldüğüm, ağladığım onca gün için utanmasam tek tek teşekkür edeceğim. Damlaların biri olmasa bardak taşmazdı, ısıtılan kurbağa gibi devam ederdim kaynayana kadar. Bir de ne öğrendim biliyor musunuz, yeniye yer açmak için eskilerden müthiş bir soğukkanlılıkla kurtulabildiğimi. Vardığım ruhsuzluk biraz korkuttu başlarda ama sonra çok da umursamadım. Anı çöplüğü kütüphanemin yarısını boşalttım, bazaların, koltukların altına daldım. Bir akşam oturdum kendimle, iki kadeh koydum eskilere daldım. Beni belirsizliğinde kaybeden, tedirgin eden, yanında diken üzerinde oturduğumu fark ettiğim herkesi, her işi, her eşyayı çıkardım attım. Sevdiğim samimiyeti koruyamadıklarımızı kabul ettim, hayatımda yeni bir yere yerleştirdim, yeni tedirginliklerimi sevdim, hayallerimi düşünüp heyecanlandım, insanın geçmişe ait özleminin geçmeyeceğini ama her an bu özlemlerle yaşayamayacağını fark ettim. Bir şey paylaşmak istediğimde arayabildiğim onca insanı düşündüm, hepsi için şükrettim. Bir sürü insana karşılık yine de en çok kendime güvendiğimi fark ettim. Ve daha sakin bir insan olabileceğimi ama öfkeden gözümün döndüğü zamanlarda da en başta kendimi suçlamayı bırakmam gerektiğini fark ettim. Karşımdakine de gecelerce öfkelendiğimde, başıma ağrılar sokmaktan öteye gidemediğimi fark ettim. En çok ne zaman rahatladım biliyor musunuz, hissettiğim en paranoyak duyguda bile yalnız olmadığımı anladığımda. Beklemediğim insanların benzer duyguları hissettiğini öğrendiğimde üzerimden kilolar kalktı. Yaslar kalktı üzerimden. Üzgünken makyaj yaptım, mutluyken çığlık attım diye utandığım her an buhar oldu. Senelerin yükünü attığım için ağladım mutluluktan, döngülerimin bittiğini böyle anladım. Bir de akşam esintisinde acele etmeden dakikalarca gözlerimi kapatıp durabildiğimde balkonda. Kanayan dizine yeterli zamanı verirsen kanı da bir süre sonra durur, kabuğu da bağlar, kopar, iyileşir yara. Yeterli zamanı verirsek izi de geçiyor çoğunun demek ki. Çocukken yaptığımız yüzlerce düşüşün kaçı miras kaldı vücudumuzda?


Bu zorunlu durma-bekleme halinde bir de unuttuklarımı ve ertelediklerimi hatırladım. Hem ne kadar aceleymiş bütün işlerim, bütün uyuyup bütün uyanmalarım, hem de bir o kadar beklemişim bir sürü şeyi sabırla. Mesela güzel bir filme gitmek için, güzel bir oyun izlemek için ya da sakin bir tatil yapmak için birilerini beklememem gerektiğine karar verdim. Birilerini beklemek için çok da uzun değil seneler, bak geldi geçiyor. Bak sen kim bilir hangi yaşının kaç ayını evde geçirdin tek başına, dönüşü var mı bu zamanlarının? Yok. O yüzden ertelememek lazım, imkanlar el verdiğince her şeyi sabırla, hemen yapmak lazım. Bazı sorumluluklar yüklendikten sonra daha da hızlı geçiyor, seçenekler de daha da daralıyor sanki. Ah bir de ne özlemişim biliyor musunuz? Akşam üzeri denizden eve gelip, akşam yemeğine kadar üzerimizde tuzlarla, kaskatı saçlarla kestirdiğimiz o kırk, elli dakika var ya. Katır kutur kumlar topuklarımızda. O zamanın durduğu anları özledim. Her zaman çocuk oluyorsun belki bir yanında ama her zaman öyle davranamıyorsun ne yazık ki.


Güneş iyice gitti artık, hava kararır birazdan. Hafif serinlik de çöker, biraz da karşı apartmanların ışıklarını sayarız bir şey düşünmeden, biraz daha viski parlar elimizde. Bir de şarkı çalıyor aklımda uyandığımdan beri.


Her şey bittiğinde güzel bir tatile çıkacağım.


0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör