• İrem Yılmaz

ANLAR [ sonbahar ]



Bu uzun bir yazı olabilir çünkü uzun süredir söyleyeceklerimi içimde biriktiriyorum. İki ileri bir geri sarıyorum, zaman zaman sinir krizi geçirip kahkahalara boğuluyorum. Bu yazının evler, insanlar ve şarkılar üzerine olmasını planlıyorum ama nasıl devam edeceğini kim bilir. Çok uzatmadan başlamak gerektiğini görebiliyorum.


Geçenlerde S. ile hep gittiğimiz barda oturmuş konuşuyorduk. S. ile muhabbet etmek genelde güzel, bazen can sıkıcı -kendinize benzeyen insanlardan uzak durmalısınız diye bir tavsiye vermem gerekiyor tam da burada. Bu seferki konuşmamız "evde hissetme" üzerine ilerliyor. Ev ne? S. evin bir his olabileceğini söylüyor, ‘evde olmak hissi’nden bahsediyor. Bir kadının boyunun altındaki kıvrımın evi olabileceğini düşünüyor -çünkü daha önce olmuş. Dört duvarlı olduğu için sığındığın yer aslında neresidir? Sığınak. İlkel çağlardan bahsederken ev diye bir tanım kullanmıyoruz ama aynı amaçla kullandığımız mekanlardan ev diye bahsediyoruz. Sadece içine kendimize ait olduğunu zorla hissettiğimiz eşyalar koyduk diye ev olduğunu iddia ettiğimiz sığınaklarımızda mutlu muyuz? Ev hissini yakalamanın kolay bir şey olmadığını söylüyor S. Ben ise bu hissi hiç yakalayamamış olduğumu söylüyorum, kendimle ilgili şöyle bir tespitim var. ‘Yerleşmeyi seven bir göçebeyim.’


Kalıcılık/geçicilik diyoruz ya, hisler nereye gidiyor peki? O an’ın getirdikleri. Hayatın an’lardan ibaret olduğunu düşünürüm. Bir an gelir, diğer anların hepsini siler ve O an gelene kadar olan her şey sıkıcı hayatınızın içinde kayboluverir. Bu yüzden filmlerdeki yaşanmışlıklara özeniriz ama hiç düşünmeden yaparız bunu. Oysa ki filmlerde otuz iki senelik bir insanın ömründeki sadece bir ayı izleriz -ki bazen daha kısa bir süre. Bir insanın hayatındaki o an’lardan oluşan bir fotoğraf albümüne bakarken -yani filmi izlerken- kendi hayatımızın sıkıcılığına inanamayız ama aslında gerçek bu değil. İnsan unutmak üzerine kurgulanmış bir varlık. Hafızası kısa ömürlü ve nostalji dediğimiz şey geçmişe duyulan özlem/kötü anların yeniden canlandırılması bana kalırsa. “Ah ah şu an ne mutluyduk” cümlesinde geçmişe duyulan özlemin yanında artık o kadar da mutlu olmadığımız ifadesi var. Mutsuzluğumuzun altını çizmeye lüzum yok. O an’lardaki mutlulukların peşinde koşmamamız gerektiği gibi.


Sinirlendiğim zamanlar yürüyüşe çıkmaya başladım, hayatımın küçük yeni alışkanlıklarından biri. Bu sıralar çok sık yürüyüşe çıkıyorum. Umutsuz kaldığımız anların panzehiri. Dar sokakların ayırdığı bitişik nizam evlerin arasından geçip yaşadığımız semtin tek yeşiline varıyorum. Kalabalıktan hiçbir yerde kaçış olmadığını farkettiniz mi, tamam, kendi kendinizesiniz artık. Geçen gün bu yürüyüşlerden birinde düşünürken buluyorum kendimi. ‘Artık ilişmek değil ilişki kurmak istiyorum.’ Karşımda hep ilişmek isteyen insanlar mı buluyorum yoksa ben mi bilmiyorum ilişki kurmayı? Sanırım cevabı sessiz sedasız kaybolacak sorulardan birisini soruyorum. Hem de asla cevaplayamayacak tek insana, kendime. Yürürken, düşünürken dinlediğim tüm müziklerin içinde benim diyalogsuz ilişkilerim saklı. Tek taraflı, yarım kalmış, yaşanamamış. Hepsinin anlatacak bir hikayesi var. Kulağıma fısıldıyorlar sözlerin anlamlarını, ilk dinlediğim andaki hisleri yakalıyorum. Söyleyecek çok şey var, söyleyecek çok şey olduğunda daha çok susuyor insan. Benim yaram yalnızlıktan ya da aslında tam da yalnız olmamaktan kaynaklanıyor. Uykusuz gecelerin sabahlarına bağlanan düşüncelerde kendimi hep film karelerinin arasına sıkışmış yan karakter gibi hissediyorum, eğer ki zor bir durumda kalacak olursa dublör kullanılmasına bile gerek olmayanlardan hani. Bu yüzden hiçbir şarkı aslında tam olarak bana ulaşmıyor, hepsi dipsiz bir kuyu.

Ben bir anı biriktiricisi olarak görmeyi tercih ediyorum kendimi. İyi anlatamam çoğu zaman ama iyi dinlerim, anları yaşamayı bırakalı çok oldu -belki de hiç başlamamıştım- o yüzden hep biriktiririm. İnsanların yüzlerini hatırlarım, isimlerini, seslerini, ne hissettirdiklerini, ne söylediklerini. Silinip giden duyguların yerini yenilerinin almasının içimi acıtması ne zaman geçer? Tüm duygulara dair kendimi en yakın bulduğum söz sanırım L.’nin kaleminden çıkmış yıllar önce,


“Bir gün sokakta beni göreceksin, hiç anlayamayacaksın.” *



*Lâle Müldür’den Buhurumeryem

0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör