• Yeşim Yüksel

Akıllara Kazınan Gerçek Bir Recm Öyküsü: Soraya’yı Taşlamak



“Ben Süreyya. Kızınız, anneniz, karınız, komşunuz Süreyya. Hepinizin evine girdim, hepinizle ekmeğimi paylaştım, hepinizi dost bildim. Bana bunu nasıl yakıştırdınız?”

Soraya, ya da bizim dilimizdeki adıyla Süreyya. Onu çoğumuz bu sözleri ile tanımaktayız. Bu sözleri aslında Süreyya’nın son sözleri…

Süreyya hayatını 4 çocuğuna adamış bir kadın. Küçük yaşta evlendirilmiş ve çocukları ile büyümüş. Eşi Ali, ondan yaşça büyük, eviyle ilgisi olmayan ve gözü dışarıda bir adam. Süreyya ise tüm bu olanlara çocukları için göz yuman bir kadın. Ali bir gün, 14 yaşındaki bir çocuk ile sözde ‘’aşk’’ adı altında evlenmek istiyor ve Süreyya ile de boşanmak istiyor. Bu yüzden Süreyya’ya yapmadığı işkence kalmıyor. Hem sözlü şiddet hem fiziksel şiddet uyguluyor. Süreyya ise çocukları için bu duruma katlanmak zorunda kalıyor. Ali’nin iki erkek çocuğunu annesine karşı kullanması ve bu iki çocuğun annelerinden yavaşça nefret etmesi Süreyya için çok acımasız oluyor. Süreyya yaşananlara iki kız çocuğu ile direnmeye çalışıyor. Yaşadığı köyde, o sıralarda Haşim isimli araba tamircisinin eşi vefat ediyor. Süreyya, eşi Ali’den de izin alarak onlara yardımcı olabilmek için evlerine gündelik işlerini yapmaya gidiyor. Süreyya bu sayede hem birazcık Ali’den uzaklaşarak nefes alabiliyor hem de para biriktiriyor. Fakat, her şey yolunda giderken Ali bu durumu kötüye kullanmak için çeşitler planlar yapıyor. Köyde Molla Hasan olarak tanınan ve din sömürüsü ile insanları farklı şekillerde kandıran bir adam ile iş birliği yapıyor. İstedikleri tek şey, Süreyya’nın Haşim ile bir ilişki yaşadığını ispat etmek. Eğer bu ispat edilirse Süreyya idam edilir ve Ali hem istediği kişiyle evlenebilir hem de Süreyya’ya nafaka ödemek zorunda kalmaz. Ali köyde yavaşça bu dedikoduyu yayıyor ve köy muhtarı İbrahim’i de tehditler ile kendi yanlarına çekiyorlar. Tüm bu sözlerin hiçbir doğruluk payı olmasa bile Süreyya’nın hayatı bir yalana alet ediliyor. Bundan sonra ise hayat, Süreyya için adeta bir cehennem çukuruna dönüşüyor. Ali, Süreyya’yı köy meydanında öldüresiye dövüyor. Süreyya zina ile suçlanırken içinde babası, kocası, oğulları, Molla Hasan ve Muhtar İbrahim’in de olduğu bir grup tarafında adeta yargısız infazın bir kurbanı oluyor. Filmin bu bölümünden itibaren izleyiciye sunulan kısmı ise, izleyenleri oldukça zorluyor. Süreyya kızları ile vedalaşıyor ve onlara kendisini unutmamaları için çeşitli anılar bırakıyor. Süreyya’ya gelinlik giydiriliyor ve köy meydanında bir çukur kazılıyor. Köyde hazırlıkların sürdüğü yere getirilen Süreyya’nın son sözleri dudaklarından dökülüyor; “Ben Süreyya. Kızınız, anneniz, karınız, komşunuz Süreyya. Hepinizin evine girdim, hepinizle ekmeğimi paylaştım, hepinizi dost bildim. Bana bunu nasıl yakıştırdınız?’’ Süreyya’nın bu sözleri babasının ona acımasızca attığı ilk taş ile kesiliyor. Sırayı eşi, Molla Hasan ve çocukları takip ediyor. Süreyya’nın acımazsızca taşlar altında süzülen bedeni izleyici için oldukça dramatik sahnelere sebebiyet veriyor. Taşlar ona her değdiğinde içinde kalan son yaşam parçaları yok oluyor ve Süreyya bu taşların ağırlığında eziliyor.


Süreyya’nın arkasından bu olayı herkese duyuracağına dair diye söz veren halası Zehra, köye ziyaret için gelen Fransız bir gazeteciye tüm yaşananları anlatıyor. Zehra’nın bu yaptığını duyan köylüler gazeteciyi engellemeye çalışsa da gazeteci zorluklar ile köyden ayrılmayı başarıyor. Gazetecinin köyden ayrılması sonrası ise, yaşanan bu dram dünyaya duyuruluyor. İşte Süreyya böylece hayatımız unutulmaz bir parçası oluyor.


Soraya’yı Taşlamak filmine daha yakından bakmak gerekirse, Fransız-İranlı gazeteci Freidoune Sahebjam'ın 1994 yazdığı La Femme Lapidée adlı eserinden uyarlanan ve yönetmen koltuğunda Amerikalı Cyrus Nowrasteh’in oturduğu film, 2008 yılında izleyici ile buluşmuştur. Filme genel olarak baktığımızda kadının hiçbir hakkının olmadığını ve hatta kadının bir meta olarak resmedildiğini açıkça görebilmekteyiz. Kadının yerinin evi olduğu, eşiyle ve çocukları ile ilgilenmesinin ise tek vazifesi olduğu vurgulanmaktadır. Süreyya’nın dört çocuğundan iki tanesinin kız olması bu kız çocuklarının gördüğü muamele, kadınlara olan kötü yaklaşımların aslında çocukluktan hatta doğumdan hemen sonra başladığını da izleyiciye açıkça gösteriyor. Özellikle, filmi izleyen herkesi göz yaşlarına boğan recm sahnesi ise can alıcı sahnelerin en başında yer alıyor. Çünkü, dakikalarca süren sahne vicdanı olan herkesi göz yaşlarına boğuyor. İzleyici bir yandan üzülüp göz yaşlarını akıtırken diğer yandan ise Süreyya’nın bu duruma düşmesindeki sebebe, yani var olan düzene öfke duyuyor. Filmden çıkarılması gereken en basit ve en temel sonuç ise insanlığın kahrolası bir cehaletin içinde var olduğudur. Yönetmen de tam olarak bu konuya değinmek istemiş ve bunu başarılı bir şekilde beyaz perdeye aktarmıştır. Dini tekeline almaya çalışan, aslında inandıkları uğruna bir şeyler yapmak niyetinde olmayıp sadece dini, menfaatleri uğruna kullanan insanlar tam karşımızda duruyor bu filmde. Oysa ki var mıdır herhangi bir dinde bir canlıyı öldürmek?


Sadece doğu toplumlarının değil, aslında tüm toplumların geçmişten bugüne dek süren bir yarası olarak, hayatın tam ortasında yer etmiş olan kadın cinayetleri, görüldüğü üzere şu günler de dahi son bulmuş değil. Geçmiş yıllarda yaşanan kadın cinayetlerinin temel nedeni cehalete, bağnazlığa bağlansa bile bugün bu cehalet halen toplumların üzerinde adeta bir kabuk gibi yer etmiştir. Bu yüzden belki de bu filmi hem izlemek hem de izletmek kendi toplumumuzda yaşanan bu denli olaylara daha hassas ve yapıcı yaklaşmamıza sebep olabilir.

0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör