• Duygu Mehmetoğlu

Aidiyet Hissi & Anı Yakalamak




Küçük bir sahil kasabasının en işlek meydanında duran zeytin ağacının rüzgârdan sallanan dalları arasından denizi izlerken aklıma düştü bu his; ait hissetmek. Bulunduğun ana, ortama ya da duyguya ait hissetmek. Şimdiye kadar fazlaca hissettiğim bir his değildi. Sanki her gün elimde olan telefon, yıllardır dolabımda duran kıyafetler, çok sevdiğim insanlar, tadına bayıldığım yemekler, kokusuna kapıldığım şeyler bile benim değildi, adeta yabancıydılar. Her defasında bir his eksikti, bir noktada kendimi soyut hissediyordum.


Burnuma çalınan deniz kokusu ve tenimde hissettiğim serin rüzgârın eşsiz ahengini fark ettiğim an anladım. Bir eşyayı, bir insanı ya da bir duyguyu sahiplenmek değildi aradığım. Kendi içimdeki yolculukta, ihtiyacım olan farklı bir atmosferde olmak, keşfetmek, yeni tatlar almaktı.


Ruhumun özgür olduğunu hissediyordum, tenimde rüzgârı her hissedişimde, baktığım yerde hafifçe yanan ışıkları her gördüğümde. Ama en önemlisi hayatımda ilk kez olduğum ortama ait hissediyordum. Ne bir insana ne bir duyguya ne de bir hisse bu kadar kapılmamıştım. Elbette insan başka bir insana ihtiyaç duyar, yemek yemeye, su içmeye ve nefes almaya muhtaçtır hatta. Fakat ruhun olduğu ana ait hissetmesi benim için bütün meditasyonların verebileceği huzurla eşdeğer. Ruhum, içinde bulunduğu ana o kadar ait hissediyordu ki, yüzümdeki tebessümün ilk defa bu denli gerçek olduğunun farkına varmam hiç de uzun sürmedi. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda uçan kuşların özgürlüğüne imrenmeme gerek kalmamıştı neredeyse, insanın ruhu içinde bulunduğu ana ait hissettiğinde ne geçmişle olan dertleri aklına geliyormuş ne de geleceğin getireceklerine karşı tereddüt hissediyormuş. Esas sorun yaşadığımız ana odaklanıp şimdinin tadını çıkartabilmekmiş. Belki bir çoğumuz bunun farkına varmadığımız için en mutlu anlarımızı dahi doyasıya yaşayamıyoruz. Bunları hissetmeyi yıllarca beklemiştim. Sevdiğim yerlere gittiğimde, güzel kokular aldığımda, sevdiğim insanlarla olduğumda ve daha nice anlarda ama hepsinde bir eksiklik vardı, aklım hep başka anlardaydı.


Esen rüzgârı saçlarımda ve ince derimde hissettiğimde yüzümde istemsiz bir tebessüm oluştu, kulaklarımda insanların konuşmalarından gelen hafif bir uğultu ve rüzgârın tatlı esintisinin ıslığa benzer sesi yankılanıyordu, başımı kaldırdığımda gördüğüm tek şey parıldayan yıldızlardı ve bütün bunlara burnuma çalınan denizin eşsiz kokusu eşlik ediyordu. Bir insanın doğaya ve sadeliğe karşı büyük ilgisinin olması belki normaldir fakat burada söz konusu olan temel şey şehir insanının kendisini yozlaşmış kalabalıktayken bir yabancı gibi hissetmesi ve tutunacak herhangi bir his bulamayışıydı. Kendisine bile ait olamamış biri belki de hayatında ilk kez kendisini buluyor ve yaşadığı o ânın değerini biliyordu. Henüz yaşamamış ya da bu hislere hiçbir zaman kapılmamış insanlar için pek önemi olmayan bu duygular, kendisini bildiği andan beri bir arayışta olan insanlar tarafından hemen kavranacaktır eminim.


Bana bu hisleri hissettiren o büyülü yer neresiydi peki?


Henüz güzide tatil mekanlarından sayılmayan ve kendine has dokusunu kaybetmemiş, tarihle iç içe, sokaklarında yürümekten asla sıkılmayacağınız ve girdiğiniz her sokakta başka bir hisse kapılacağınız minik bir sahil kasabasıydı…

0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör