• Yağmur Kaya

üç saatlik yol arkadaşları, yuva, dolunay ve gideyazmalar üzerine

Bütün yelkenlerimi suya indirdim. Kafamda bir bavul yaptım, aldım onu gittim, yeni bir yere yerleştim. Gecenin üçünde balkonda kafamı dinlerken, tuhaf bir şekilde duymayı sevdiğim, sessizliği yaran topuk seslerini bile bıraktım da gittim. Birbirini tutmayan çizgilere alışamadan, asimetriyle barışamadan, kargalar etrafımda uçarken kendimi güvende hissetmeyi öğrenemeden gittim. Kapatamadığın yaralarından, takıldığın taşlardan, uyandığında hatırlayamadığın rüyalarından ben mesul değildim. Şimdilik kendimi sakin bir limana demirledim. Demir attığım yerlerin değişebilirliğini kabullenmek benim artık yeni evim.



Gerçekten tanımadığın birine sarılıp ağladığın oldu mu hiç? Benim oldu. Yüzyüze anlatınca biraz da komik aslında, yazınca hüzne daha yatkın. Bak anlatayım nasıl.


İstanbul’a dönmek için uçağa binmiştim ve o kadar deşiliyordu ki midem, geride bırakıp dönmek üzere olduğum konuşmadan, sindirmek için damla damla ağlamam gerekti her kelimeyi. Yerime oturduğum anda kafamı cama bile yaslayamadan boğazımdaki yumruyla kalmıştım, başım da öne düşmüştü ve kendimi ertesi güne kadar durduramamıştım. Yanıma İsveçli olduğunu ve biri hasta olan iki oğlunu sürekli bırakıp, farklı ülkelerde çalışıp, belli aralıklarla da çocuklarını görmeye geri, evine döndüğünü sonradan öğreneceğim kadın oturdu. “İyi misin?” diye sordu, başımı iki yana sallamaktan başka cevap veremedim, ses çıkmadı ağzımdan ve gözlerimi kapatıp dudaklarımı büzmeye devam ettim. Bana sarıldı, kızıymışım gibi, sıcacık, en ufak çekingenlik sokmadan araya. Lacivert kadife bir bluz giymişti, kafamı göğsüne yaslayıp ben de ona sarıldım ve benimle birlikte dakikalarca ağladı. Yol boyu gözyaşlarımı sildi. Uyudum yarım saat omzunda, belki biraz daha fazla. Benzer tecrübeyi bir de Berlin’e giderken yaşamıştım. Altı sene önce mi, yedi mi yoksa? Yine kaçıyordum alelacele, yine uçağa bindiğim gibi her şey birden çökmüştü kucağıma ve Tegel’e inene kadar ağlamıştım. Sonra bavulu beklerken yanıma benden daha kıvırcık saçlı, yazar olduğunu, İstanbul’da, Moda’da bir yoga stüdyosundaki nefes egzersizlerinin ona çok iyi geldiğini sonradan öğrendiğim, aşağı yukarı benimle yaşıt Mısırlı bir kızla tanıştım. “Daha iyi misin?” diye sordu, gülümsedim, sahiden daha iyiydim. Ben de onu uçakta bacaklarını koltuğun kolçağından koridora uzatmış, defterine bir şeyler yazarken göz göze geldiğimizde fark etmiştim. Yeni bir kitap yazıyormuş, benden de bahsetmiş. Tabii ki sorun olmayacağını, bittiğinde okumayı çok isteyeceğimi söyledim, numaralarımızı aldık ama bir daha asla haberleşmedik. Okuduğunuz kitabın birinde beni betimleyen, İstanbul-Berlin uçağında hosteslerin yol boyu mendil ve su getirdiği birine denk gelirseniz, bilin ki ben el sallıyorum size bilmem kaçıncı sayfadan. Ve evet, bir şeyler kontrolümden çıktığında kaçmakta fena değildim. Daha iyi baş etmeyi biraz geç öğrendim. Ufak tefek görüntüm seni yanıltmasın, sonra gerçekten ne zaman kalıp ne zaman kaçmam gerektiğini iyi öğrendim.


Çok sinirlendiğimde, beklediklerim olmadığında, planlarımda bir şeyler ters gittiğinde zaten bir hışımla Bodrum’da ev bakmaya başlardım hep. “Yapar mıyım ya? Yaparım aslında.” diye üzerine bir de, bir iki ofisi arardım. Sonra en yakın arkadaşım arar, saçmalama der, bırakmam seni bir yere der, canımız sıkıldığında nasıl kahve içeceğiz der -ki zaten ikimiz de biliyor oluruz gideceğim zamanın o zaman olmadığını- ait hissetmeyi seven yanıma konuşur, hemen durulurdum. Kime neye öfkelenmişsem ertesi gün de geçerdi zaten, uyanınca hemen taze bir kahve içip gülümserdim. Sevgisini gülüşünde hissettiğim arkadaşlarım yuvamdı benim.


Yuva demişken, o kadar çok yuva yapmayı denedim ki bir yerleri, bir evi, çocukluk arkadaşlarımla zaman geçirdiğimiz sahipsiz bir balkonu, bahçedeki bir çadırı, on gün kalacağım otel odasını, evin içinde koltukları devirip yaptığım kulübeleri. Seneler önce, neredeydik hatırlamıyorum Kadıköy’de bir meyhanede belki, belki bademci geçiyordu yanımızdan ve birkaçımız çalan şarkıya eşlik ediyordu, bir arkadaşım demişti ki “Dokunduğun yeri yuva yaparsın sen, sihirli senin ellerin.” Kimin söylediğini unuttum, o da muhtemelen söylediğini unuttu, çünkü rakı sofrasında söylenen şeylerin çoğu zaten doğal olarak unutulurdu, bunu unutmadım ama. Seneler geçti, tutundum buna.


Karşıdaki blokların arasından, miyop gözlerimle ay tutulmasını izliyorum şimdi. Tutulmayı gevezelik ederken kaçırdım, yalan söylemeyeceğim ama dolunayı yakaladım. Sol tarafta gördüm ilk, sağa doğru yükselerek ilerledi, bir nebze üzerimden geçti, birkaç dakika içinde göremeyeceğim. Bütün dileklerimi yükledim dolunaya. Bir dolunaya bir de annemin dediği, “yağmur yağarken dileklerin kabul olur, dua et” dediği o anlara. Halbuki, beklediğim anların birinde çalsaydı telefonum, belki de seni sevdiğimi söylerdim kolayca, bir adımına karşılık. Ama çabalamak yerine gitmeyi seçtin. Ben de öfkelenmedim, gittiğin yerde iyi olmanı diledim. Cupid al oklarını da git başımdan, işim olmaz bu aralar seninle benim.


Aklımın hep gidenlerde kaldığı bir dönem de vardı benim. Beni yuvaya yazdırmaya çalıştıklarında annemin beline yapıştığım ve bir yanımdan öğretmen beni çekerken çığlık çığlığa bağırdığım. Sonra kimisi okyanuslar soktu aramıza, gökdelenlerin arasına daldı. Bazıları karı erken karşılayan ülkelere göç etti, bazıları yağmurlu ve bulutlu ülkelere gitti. İçten içe hep çığlık çığlığa bağırdım ama ses etmedim kimseye. Böyle böyle de alıştım birilerinin gitmesine.


Hani çok keyiflisindir de, biraların da bitmek üzeredir de çıkıp almaya üşenirsin, zaten gece de artık kendi kendini bitiriyordur, uyu diye gözünün içine bakıyordur boş şişeler. Kedim koluma yaslanmış, balkona çıkmışım, bilgisayarı da almışım, çenem düşmüş, yazmaya başlamışım böyle bir anda. Komşuların köpekleri kavga ediyor. Küçük köpeklerden birini alıp uzaklaştırmak yerine köpeklere hakaret etmeyi tercih ediyorlar, olsun, karışmıyorum. Bir şeylere karışmamayı öğreniyorum. Dolunay var bir yandan onu kesmeye çalışıyor lenssiz kör gözlerim. Bu balkonda kaç kere tutulma izledim, kaç kere dolunay. Kaç kere batırdım güneşi, kaç kere izledim doğuşunu, kaç kere koştum aşık olduğumda heyecanla, kaç kere ailemden gizli ilk sigaralarımı içtim, kaç kere kaçlar yaşandı. Gittim gittim geldim, kürkçü dükkanım burası benim.


Bak şimdi görüyor musun, çakır keyif olmam tamam ama anlattıkça anlatasım geliyor, konu konuyu açıyor, içtikçe yazı da uzuyor. Yazlıklarda sabaha kadar süren rakı sofraları gibi hani. Özledik değil mi?


Olduğum şehirden ayrılamayacağımı düşündüğüm her gün için bir eşya biriktiriyorum şimdi. Çünkü artık ayrılırmışım gibi. Epeydir yalnız başıma evde olduğum için, tutunduğum her şeyi sorguladım ve biliyor musun, eskisi kadar da sağlam tutunamadım. Ya da nasıl diyeyim, kendime daha çok tutundukça diğerlerini gevşettim sanki. Aslında iyi bir şey yani.


Çapalarımı topladım. Birilerine yüklediğim beklentilerden geçtim, hangi yolun yürürken daha iyi hissettirdiğini seçmeyi geçtim, özlediğim insanlardan, hayal kırıklarından geçtim, yirmili yaşlarımın ilk yarısında yaptığım tüm aptallıkları kutulara dizdim, kütüphanelerin biri doldu ötekine geçtim, sustum, kendime tek kelime etmedim, hepsini içten içe bildim. Boğazım kaç kere düğümlendi, kaç kere nefessiz kaldım da geldim, kaç dolunay geçti üzerimden, kaç kere doldu gözlerim yerli yersiz de geldim. Yapmam dediğim her şeyi kendimle sözleşmiş gibi, birer birer yaptım da geldim. Bütün yelkenlerimi suya indirdim. Kafamda bir bavul yaptım, aldım onu gittim, yeni bir yere yerleştim. Gecenin üçünde balkonda kafamı dinlerken, tuhaf bir şekilde duymayı sevdiğim, sessizliği yaran topuk seslerini bile bıraktım da gittim. Birbirini tutmayan çizgilere alışamadan, asimetriyle barışamadan, kargalar etrafımda uçarken kendimi güvende hissetmeyi öğrenemeden gittim. Kapatamadığın yaralarından, takıldığın taşlardan, uyandığında hatırlayamadığın rüyalarından ben mesul değildim. Şimdilik kendimi sakin bir limana demirledim. Demir attığım yerlerin değişebilirliğini kabullenmek benim artık yeni evim.


Gözümüz alabildiğine denizdi etrafımız ve rüzgarlıydı hava, bozkırın ucundaydık. Bana tam oraya, verandası denize bakan bir ev yapmak istediğini söyledin. Oturdum o verandada son bir duble rakımı içtim de, ayağım toz toprak içinde, bildiğim tek patikadan gittim.


Ağlayacağımı anladım, gözlerimi kapattım, derin nefesler aldım dakikalarca. Biliyor musun, geçti.


Zaten insan dediğin her şeye alışmasıyla meşhur değil mi?


0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör